Aydın Tiryaki (26 Ekim 2008)
Hızır Abinin İnebolu Yazılarının Anımsattıkları (I)
Aydın Tiryaki (26 Ekim 2008)
Yazının sonunda “devam edecek…” yazıyordu. Yaşadığım yerlerden, sevdiklerimden ve benden sözeden anılar hakkında yazmak için bir dizi olan yazıların bitmesini bekledim. Üç hafta önce yazı dizisi bitti ancak işlerimin çok yoğun olduğu döneme denk gelince yazmam gecikti.
Yazıları okuyup, anımsattığı anılarımı not alıp yazmaya başladım. Tümünü bitirip yayımlamayı amaçlıyordum. Bir türlü bitmeyeceğini anlayınca bölümler olarak yayımlamaya karar verdim. Bu yazı dizisini 6 bölüm olarak planladım.
İlk bölümde Hızır Abi ile Milliyet Blog’da karşılaşmamızı ve Ankara İçcebeci’deki günlerimi yazdım.
70’li ve 80’li yıllarda fotoğraftaki gibiydim. Berbere çok seyrek giderdim ve saçlarım böyle yukarıya doğru uzardı. 30 yıl sonra, şimdilerde de berbere seyrek giderim ancak saçlarım uzadığında bu kadar çok olmuyor.

I. BÖLÜM: ANKARA – CEBECİ
Şimdi Milliyet Blog’daki Hızır Kabil ana sayfasına baktığımda, 27 Nisan 2008 günü farkettiğimi buldum. O gün hemen bir mesaj yazdım:
“1970’ler…
Merhaba…
Hızır Kabil adını görünce, acaba 1970’lerde Ankara İçcebeci Uzungemiciler Sokak’ta oturan Hızır abi olabilir mi acaba diye düşündüm. Saygılarımla. Aydın Tiryaki”
Hemen yanıtı geldi:
“Sevgili Aydın bey, sizin de anımsadığınız gibi ben amcanızın sınıf arkadaşı olan ve zaman zaman İstanbul’da bir araya gelerek sizleri de özlemle yad ettiğimiz ve başarılarınızdan kıvanç duyduğumuz Hızır Kabil’in ta kendisiyim. Sizi Milliyet Blog’daki yazılarınızdan izliyorum. Gelecek günlerde İnebolu ile ilgili bir anı yazısı yazmayı da düşünmüyor değilim. Uzun bir süredir Hayri beyle görüşemiyorduk.Sizden bu mesajı aldıktan sonra onu da bilgilendireceğim. Dikkatinden ve beni hatırlamandan dolayı sizi kutluyor, yollarımızın Milliyet Blog’da kesişmesinden dolayı çok mutlu olduğumu belirtirken, başarılarınızın devami dileğiyle yanaklarından öpüyorum. H.Kabil”
1976 yılında üniversiteyi kazandığımda Hayri Amcam (Hayri Tiryaki) üniversiteyi yeni bitirmişti. Amcam 68 kuşağındandır. 1968’de İstanbul’da üniversiteye başlamıştı ancak o yıllar zor yıllardı. Bir süre sonra üniversiteyi bırakıp Berlin’e gitmiş, birkaç yıl sonra da dönüp Ankara DTCF Alman Filolojisi Bölümüne kayıt olmuştu. O kayıt sürecini çok iyi anımsarım. 1972 yılıydı. Üniversite sınavı vardı ancak merkezi yerleştirme henüz başlamamıştı. Geceleri TRT’de Ankara Radyosu 23 haberlerinden sonra üniversitelerdeki boş kontenjanlar ve en düşük puanlar yayımlanırdı. Bir gece haberlerde Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde puanının tuttuğunu öğrendi. Sabah yola çıkıp kimbilir kaç otobüs aktarmasından sonra önkayıt yaptırmaya gitmişti. Daha sonra da Ankara’nın puanları tutmuş ve oraya kayıt olmuştu.
1976 yazında benim Ankara’da ODTÜ’yü kazandığım belli olduğunda amcamın ayrıldığı öğrenci evine katılmam önerisi bana sıcak gelmişti. Amcamın arkadaşlarını tanıyordum. Evdekiler Emin Abi, Hızır Abi ve Hızır Abinin akrabalarıydı. Onlarla tanıştım ve 76 Aralık ayının sonuna doğru okul açılınca yerleştim. 77 Şubat ortasında ODTÜ’de 9 ay boykot başladığında İnebolu’ya döndüm. Evi boşalttığımız Eylül ayına kadar birkaç kez birkaç günlüğüne uğradım.
Uzungemiciler Sokak’a, İçcebeci Camisi’nin yanından bir yokuştan çıkınca ulaşılırdı. O zamanlar günden kaç kez o yokuşu tırmanırdım. Doksanların sonuydu. Bir hocamızın annesinin cenaze töreni İçcebeci Camisi’ndeydi. Orada beklerken 20 yıldır görmediğim eski sokağımı görmek için hızlıca yokuşu çıkınca nefes nefese kalınca 18 yaş ile 40 yaş arasındaki farkın ne olduğunu anlamıştım.
76-77 yıllarında orada yaşadığım birkaç ay benim için tam bir bocalama dönemiydi. Küçük bir yerden büyükşehre gelmiş, ilk kez aileden ayrılmış, 17 yaşında üniversite hazırlık sınıfı öğrenci olarak zor zamanlardı. O zor günleri o zamanlar Ankara olan Ali Amcamların ve zorluklar konusunda deneyimli ev arkadaşlarımın yardımıyla kolay atlattım. Ali Amcam İskitler’de akşam ortaokulunda öğretmendi, Demetevler’de otururlardı. Sık sık onlara giderdim. Cebeci’den Kızılay’a 17 veya 21 numaralı otobüsle gider orada Demetevler’e giden otobüsün 5-6 kez kıvrılan uzun kuyruğuna girer beklerdim. Kuyruğun uzunluğu korkuturdu ancak otobüsler sık gelirdi.
Birgün okuldan eve geldiğimde zemin katta yola bakan odamın içindeki cam kırıklarını görünce merak ve korkuyla cama bakmıştım. Cam sağlamdı ama temizliğinden camlardan birinin yeni takıldığı belliydi. Ev arkadaşlarıma sorduğumda almaktan korktuğum yanıtı almıştım: “Evi taradılar” dediklerinde çok şaşırmamıştım. Az sonra şaka olduğunu, sokakta oynayan çocukların topla kırdıklarını öğrenmiştim. Arkadaşlardan biri kıranları yakalamış, camcı getirip taktırmışlar henüz ben eve gelmeden. O yılların şakalarında bile kara mizah vardı.
(devam edecek)
Ankara, 20 Eylül 2008 – 25 Eylül 2008
Orijinal yazı: Hızır Abinin İnebolu yazılarının anımsattıkları (I) https://blog.milliyet.com.tr/hizir-abinin-inebolu-yazilarinin-animsattiklari–i-/Blog/?BlogNo=140268
Hızır Abi’nin İnebolu Yazılarının Anımsattıkları (II)
Aydın Tiryaki (26 Ekim 2008)
İlk bölümde Milliyet Blog’da Hızır Abi ile karşılaşmamızı ve Cebeci’deki evdeki günlerimi anlatmıştım:
Hızır Abinin İnebolu yazılarının anımsattıkları (I): http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=140268
Yazdıkça o günlerden başka anılar da anımsadım. İkinci bölümde bu anılarımı yazdım:
II. BÖLÜM: ANKARA – CEBECİ
İçcebeci Camisi çevresi o bölgenin çarşısıydı. Orada bir camcıda çerçeve yaptırırken bekliyordum. Bir gün önce Kırıkkale’de silah fabrikasında patlama olmuş, çok sayıda evin camları kırılmıştı. O zamanlar Kırıkkale, Ankara’nın ilçesiydi. Bir adam camcıya girdi ve camcıyı Kırıkkale’ye gidip iş yapmaya ikna etmek için uğraşmaya başladı. Kendisinin büyük bir kamyoneti varmış. Kamyonete cam yükleyip Kırıkkale’de cam takıp çok para kazanacaklarını söylese de camcıyı ikna edemedi. Camcı, fırsatçılık yapmanın ne kadar kötü birşey olduğunu anlatıp adamı kovdu. Sonraki yıllarda, fırsatçılığın yaşam biçimi olduğu zamanlarda o camcıyı örnek verip övgüyle anlattım hep…
Evimiz tam öğrenci eviydi. Gösterişsiz, yalnızca gerekli birkaç parça eşyanın olduğu odaları olan bir evdi. Katlanabilen küçük bir masa almak için cadde üzerindeki dükkanlardan birine girdim. O zaman kadar tüm alışveriş deneyimim bakkaldan birşeyler alma ötesine gitmemiş, 17 yaşında bir genç olarak alışverişe çıkmıştım. Bir masa beğendim ve karar vermeye çalışırken başka bir müşteri geldi. Benim alacağım masanın aynısını almaya karar verip pazarlığa başladı. Daha önce hiç alışveriş yapmamışım ki pazarlık etmeyi bileyim. Zaten daha sonra da hiçbir alışverişte pazarlık edememişimdir. Neyse, adam iyi bir pazarlıkla fiyatı neredeyse yarıya indirdi. Parasını verdi ve dükkandan çıktı. Ben de “Şimdi ne kadar ödeyeceğim” diye sorduğumda “Biraz önceki müşteri kadar” yanıtını alınca ilk alışverişim oldukça kârlı bir şekilde sonuçlanmıştı. Daha sonraki alışverişlerimde böyle bir şansım olmadı.
ODTÜ’de Hazırlık sınıfı öğrencisiydim. Dersler öğleyin başlardı. Hâlâ çalışan mavi ODTÜ Otobüslerimiz Sıhhiye’den şimdiki Abdi İpekçi Parkı’nın olduğu yerden kalkardı. Evden çıkar önce ana caddeye kadar olan yokuşu iner, sonra da demiryolunun üzerindeki köprüden geçer, güvenli olduğunu öğrendiğim yollardan Sıhhiye’ye ulaşırdım. O zamanlar güvensiz bir yolda yürümek yaşamsal tehlikeler oluşturabilirdi. Tehlikesiz yolları öğrenmek için deneyimlerine güvendiğim ev arkadaşlarım olan abilerime sorardım, Hızır Abi’ye, Emin Abi’ye…. Yürüdüğüm caddeler üzerinde 70’lerin malum filmlerini oynatan sinemaların önünde komik adlı filmlerin afişlerini görürdüm.
ODTÜ’ye vardığımda önce kafeteryaya gider, öğle yemeğimi yerdim. Akşamları okuldan çıktığımda hava kararmış olurdu. Öğleye doğru yürüdüğüm yollar akşam karanlığında çok güven vermezdi. Ben de Sıhhiye’den Kızılay’a kadar yürür, oradan otobüse binerdim.
Çocukluğumun geçtiği İnebolu’da kar yağardı ama hiç donmazdı. Nemli olduğu için karlarda bata çıka yürürdük. Oysa Ankara’da kar yağıp, güneşi görünce akşam öyle bir donuyordu ki, yokuşlarda yürümek cambazlık yapmak gibi oluyordu. Bir önceki akşam buz tutan yokuştan kayan ayakkabılarım nedeniyle zor çıkınca kaymayan bir bot almaya karar vermiştim.
Sıhhiye’den Kızılay’a giderken zamanım varsa mutlaka Zafer Çarşısı’na uğrardım. Ayakkabılarımın kaydığı günün akşamında, orada bir ayakkabıcıya girdim. Nasıl birşey istediğimi sorunca, “kaymasın, yeter” dedim. Ertesi gün buzlarda kaymadan rahat rahat yürüdüm. Ancak biri ayağımı sıkıyordu. Kısa bir süre sonra ODTÜ’de boykot başlayınca İnebolu’ya döndüm, ertesi kışa kadar o botları giymedim. Yılın sonunda Ankara’da kış yeniden başladığında artık Bahçelievler’de oturuyordum. Biri ayağımı sıkan botlardaki sorunu anladığımda ertesi kış bitmek üzereydi. Meğerse birini 43 diğerini 42 numara almışım. O kadar süre farkında olmadan giymişim. Her ayakkabı aldığımda bu anı gelir aklıma.
O yıllarda bir öğrenci evinde televizyon olması lükstü. Bizim evimizde de televizyon yoktu. Kaset çalan bir radyom vardı. Yıllardır İnebolu’da kullandığım bu radyoda Uzun Dalga, Orta Dalga, Kısa Dalga ve FM vardı. İnebolu’dayken FM bandında hiçbir radyoya rastlamamıştım. Ankara’da FM yayını olan radyolar vardı: TRT3 ve Polis Radyosu. TRT3 aynen şu andaki gibi bir programla yayın yapardı. Polis Radyosu akşamları yayına başlar ve çoğunlukla bir albümü baştan sonra çalardı.
Cebeci’de yalnızca 2 ay yaşadım ancak o kısa süre çok anı biriktirmiş.
(devam edecek)
Ankara, 25-26 Eylül 2008
Orijinal yazı: Hızır Abi’nin İnebolu yazılarının anımsattıkları (II) https://blog.milliyet.com.tr/hizir-abinin-inebolu-yazilarinin-animsattiklari–ii-/Blog/?BlogNo=140413
Hızır Abi’nin İnebolu Yazılarının Anımsattıkları (III)
Aydın Tiryaki (28 Ekim 2008)
İlk iki bölümde Milliyet Blog’da Hızır Abi ile karşılaşmamızı ve Cebeci’deki evdeki günlerimi anlatmıştım:
Hızır Abi’nin İnebolu yazılarının anımsattıkları (I): http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=140268
Hızır Abi’nin İnebolu yazılarının anımsattıkları (II): http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=140413
III. BÖLÜM: MİLLİYET BLOG’DA YAZI DİZİSİ
Aradan geçen 30 yıldan sonra eski bir tanıdıkla kısa bir selamlaşmadan sonra sessiz bir ay geçti ve birgün bir yazı yayımlandı: “Anılarda İnebolu”… 1975 yılında İnebolu’ya yaptığı bir yolculuğu anlattığı bir yazıydı ve bir dizi yazı olduğu yazının sonundaki “devam edecek…” notundan belli oluyordu. Haziran ve Ağustos aylarında dizideki iki yazıyı da yayımlayınca dizi tamamlandı:
- Hızır Kabil “Anılarda İnebolu” (27-5-2008): http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=111687
- Hızır Kabil “Anılarda İnebolu II” (10-6-2008): http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=113926
- Hızır Kabil “Anılarda İnebolu III” (30-8-2008): http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=128861
Hızır Kabil, I. ve II. yazılarında 1975 yılı Temmuz ayında İnebolu’ya yaptığı yolculuğu anlatmış, III. yazısında ise 1976 yılında mezun olduktan sonraki gelişmeleri, benimle ilgili anılarını, gözlemlerini yazmış. Yazdığım blogları okumuş, onlarla ilgili çok hoş değerlendirmeler yapmış. Teşekkürler Hızır Abi…
(devam edecek)*
Ankara, 28 Ekim 2008
Orijinal yazı: Hızır Abi’nin İnebolu yazılarının anımsattıkları (III) https://blog.milliyet.com.tr/hizir-abinin-inebolu-yazilarinin-animsattiklari–iii-/Blog/?BlogNo=140879
*: Yazarın Notu: 2008 yılındaki yazıda “Devam edecek” demişim ancak devam etmemişim. 4. Yazıya başlamış ama bitirmemişim.
EK-A
Anılarda İnebolu l. Bölüm
Hızır Kabil (27 Mayıs 2008)
Bu yazımı da diğerlerinde olduğu gibi, geçmişe dönük bir projeksiyon yaparak kurgulamak zorunda kaldım. Bir anı yazısı da böyle olmalıydı zaten…Ta üniversite yıllarına, arkadaşlarımızla birlikte günümüzün büyük bölümünü geçirdiğimiz, Ankara’da Uzungemiciler Sokağındaki öğrenci evimize giderek.. Oturduğumuz sokağın ve evimizin, benim olduğu kadar, birçok arkadaşımın da hayatında çok önemli bir yeri vardı. Kimler gelip, kimler geçmedi ki bu evden. Anlatacağım olay, bu gelip geçenler arasında müstesna kişilerden biriyle ilgili…Okuyunca siz de hak vereceksiniz ne kadar önemli olduğuna…. Bu sokak ve ev, ortak hatıraların oluştuğu ve paylaşıldığı bir mekan. Acı ve tatlı anılarıyla, 70’li yılların başından itibaren tam dört yıl geçirdik bu evde. Kirasını ödediğimiz için, çoğu kez henüz tatil bitmeden, erkenden geri dönüyorduk baba ocağından. Son sınıfa geçtiğimiz 1975 yılı Temmuz ayı idi. Rize’de yaşadığım bazı nahoş olayların etkisinden uzaklaşmak ve dinlenmek için erkenden Ankara’ya dönmüştüm. Okulun açılmasına ve normal seyreden yaz mevsimi şartlarının bitmesine daha bir hayli zaman vardı. Bu süreyi nasıl değerlendireceğimi düşünürken, bir anda aklıma ev arkadaşım Hayri gelmişti. Evimizin diğer sakinlerinden ikisi akrabamdı. Ancak, akrabam olmayan Hayri ile yaşam çizgimizdeki olağanüstü benzerlikler o kadar çoktu ki, ayni bölüme kayıt yaptırıp ilk tanıştığım sınıf arkadaşım olmasına, ev arkadaşlığımız da eklenince, akrabalıktan da öte bir dostluk ve sevgi bağı oluşmuştu aramızda. Farklı anne ve babaları olan, sosyolojik tanımı olmayan, sanki yeni bir çekirdek aile oluşturmuştuk. Bu samimiyetten aldığım cesaretle tatilin kalan bölümünü geçirmek üzere İnebolu’da oturan Hayrilere gitmeye karar vermiştim.
Daha önce hiç gitmediğim Kastamonu’ya, oradan da İnebolu’ya gidecektim. Yeni bir yerleri keşfedecek olmanın ve nasıl karşılanacağımın telaş ve heyecanını yaşıyordum. Yöre hakkında genel bilgilerim olmasına karşın, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet yönetimini taçlandıran şapka ve kıyafet devrimini İnebolu’da açıklamış olması (1) ve Karadeniz’e sefer yapan yolcu gemilerinin orada demir atıp İnebolu gemicilerine özgü “heyamol” (2) türküsüne nazire yaparcasına mola vermesi, öteden beri bu sahil kasabasına olan ilgimin daha da artmasına neden olmuştur. Sonradan İnebolu’nun Kurtuluş Şavaşı’nda oynadığı rolü ve ilk kez bir kasabanın İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmesi gerçeğini öğrenince, Atatürk’ün İnebolu ziyaretinin nedenlerini daha sağlıklı değerlendirmeye başladım. (3) Böylesine ünlü bir kasabanın tanıtımına yazacaklarımla yapacağım katkı, devede kulak bile olamazdı. Kaldı ki, onu bir dantel gibi işleyen öylesine mahir, öylesine yetkin, öylesine donanımlı, öylesine saygın kalemler var ki, bizim yazacaklarımız onların yanında solda sıfır kalır.
Karabük – Safranbolu üzerinden Kastamonu’ya gelmiştim. Kalan yolu da bir dolmuş minibüsle tamamlamak zorundaydım. Durum hiç de zannettiğim gibi olmadı. Tam aksine, memleketine dönmekte olan eski bir İnebolulu beni yoldaş olarak özel aracına almıştı. Şu anda ismini anımsayamadığım ama, bir İnebolu sevdalısı olduğunu söyleyen eski yoldaşıma buradan selam olsun, ölmüşse ruhu şad olsun. Kastamonu’dan çıktıktan sonra Ecevit adlı yerleşim birimine yaklaşırken düz ve virajsız bir yoldan geçtiğimizi hatırlıyorum. Ondan sonraki bölümde virajları izlemekten, yoldaşımın sorularına cevap bile veremedim. Çam ağaçlarının arasından yola devam ettiğimizi hatırlıyorum. Küre’ye yaklaştığımızda ufkumun aydınlandığını, o ana kadar hep kokusunu duyduğum çam ağaçlarının arasından İnebolu’nun göründüğünü farkettim. Sağ tarafımda dağın zirvesinde çiçeklerle bezenmiş meşe ağaçlarıyla çevrili, jeomorfolojık yapısı farklı bir kaya kitlesi dikkatimi çekmişti.(4) Küre’den çıkan pirit madenini İnebolu limanına ileten teleferik hattı da, diğer bir dikkat çekici yapay özellikti. Bu hat, cevher taşıyan potaların üzerinde ard arda dizili şekilde hareket ettiği, çelik tellerden oluşan oldukça uzun bir yol olup, nakledilen cevherin limanda bekleyen gemilere yüklendiği, Küre’yi ve İnebolu’yu ulusal ve uluslararası uzak diyarlara bağlayan bir köprü işlevi görmekteydi sanki. Belki de İnebolu insanının gönlündeki denize açılma tutkusunu engellercesine karaya bağlıyordu İnebolu’yu. Küre’den geçerken, inşaat mühendisliği öğrenimi görmekte olan Ankara’dan arkadaşlarımız Küreli Emin ve Hasan’ı da anmadan geçmek olmazdı. Hava da yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Kenarları çam ağaçlarıyla çevrili virajlı yollardan aşağıya doğru ilerlerken, İnebolu’nun gece ışıklarla aydınlanmış muhteşem halini yüksek yamaçlardan seyrederek sahile inmek, bir başka haz veriyordu insana. Bu zevki doya doya yaşayarak girdik İnebolu’ya. Yalnız güneşin seyretmeye değer denizden batışını tepelerden seyredememiştik. Geldiğimi bildirmek için Hayri’ye haber salındı. İnebolulu sadık yol arkadaşım, Hayri gelinceye değin beni yalnız bırakmamıştı. Sonunda biz Hayrilere gitmek üzere vedalaşarak ayrıldık yol arkadaşımdan. Birkaç günlüğüne kalmayı tasarlayarak geldiğim İnebolu’da, ev sahibim sevgili Hayri ve kendilerini rahmetle andığım anne ve babasının eşsiz konukseverliği ve İnebolu’nun olağanüstü doğal güzellikleri sayesinde, unutamadığım tam iki hafta kaldım bu şirin beldede..
1.) Cemal Kutay , Atatürk Olmasaydı?, ISBN – 975-376-075-2 Kazancı Kitap Ticaret A.Ş. , İstiklal Mah. Çayıroğlu Sok.No:14 34400 Sultanahmet -İstanbul , Basıldığı yer, Kazancı Matbaacılık A.Ş. 34900- Büyükçekmece- İstanbul, 1994 s.50
2.) http://www.turkudostlari.net/hikaye.asp?turku=17316
3.) http://www.inebolutarih.com/madalya.htm
4.) http://www.e-cografya.com/fiziki/jeomorfoloji/index.html
Orijinal yazı: Anılarda İnebolu l. Bölüm https://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=111687
EK-B
Anılarda İnebolu ll. Bölüm
Hızır Kabil (10 Haziran 2008)
Ailenin bir ferdi olmuştum, beni hiç yadırgamadan bağırlarına basmışlardı. Doğrusu ben de kendimi onların bir parçası olarak hissediyordum. Bu yakınlaşmada aynı yöresel kültür kökeninden gelmiş olmanın yanında, ev sahiplerimin sıcak ilgilerinin de çok büyük payı olduğu bir gerçek. Onları bu vesile ile buradan bir kez daha rahmetle ve saygıyla anarken, bu yazımı da aziz hatıralarına sunmayı kaçınılmaz bir görev olarak kabul ediyorum. Hayri ve ben iki kardeş gibi, yeni onarılan üç katlı ahşap evin bağımsız bölümü olan giriş katında kalıyorduk. Sabah kahvaltısı ve akşam yemeklerinde üst kata çıkıyor, anne ve babaları Almanya’da olan üç yeğeniyle birlikte yiyip, uyku zamanı tekrar alt kata iniyorduk. Genellikle, geç saatlere kadar canlı müzik yapılan kafelerde oturduktan sonra eve dönüyorduk. Gündüzleri de belli bir düzen içinde, güneşlenmek ve denize girmek için, mendireğin kuytusundaki liman sahilinde, üzerinde büyük kayalar olan kumsaldaki yerimizi alıyorduk. Burası İnebolu’nun sahil çıkışındaki tepenin Abana tarafına bakan dik yamacın önünde, Hayri’nin babasının da çalıştığı Etibank Bakır İşletmeleri’nin hemen yan tarafındaydı. Güneşlenmek için sırt üstü yattığımız yerden hareket halindeki teleferik potalarının havadan limana geliş gidişlerini ve Abana’nın diş mahallelerini seyredebiliyorduk. Abana ismi, Limasollu Naci’nin o yıllarda Abana’da açtığı yabancı dil yaz okullarını çağrıştırıyordu bana. Bazen tanıdıkların da bize katıldığı kumsaldaki sabit mekanımızın müdavimlerinden biri de, Hayri’nin lisede okuyan ve büyük bir hayranlıkla gözlemlediğim ve ikimizin de beğenerek taktir ettiğimiz bir dünya beyefendisi olan büyük yeğeniydi. Daha henüz sakalları bile çıkmamıştı o dönemde. Disiplini, ağırbaşlılığı, kibarlığı, tavır ve davranışlarıyla yaşıtlarına göre çok daha olgun, terbiyesi ve dürüstlüğü yüzünden okunan, örnek alınması gereken bir delikanlıydı. Yüzmeye gelirken hemen her gün yanında kitap getirmeyi asla ihmal etmez, önce kumsalı yatabileceği biçimde oyar, kolları dışarda kalacak şekilde vücudunu kumlarla örter, sonra da kitabı rahat okuyabileceği göz hizası çizgisine gelecek şekilde ayarlardı. Yanıbaşında duran ve durmadan konuşan bizleri hiç kaale almaz, saatler sonra okumaya ara verince denize girerdi. Ben orada iken kaç kitap bitirdiğini bilemiyorum. Bildiğim tek şey, okuduklarından çıkardığı doğru sonuçları özümseyip, benliğine katmış olduğuydu… Sahil kesiminde dalgaların deniz suyunu bulandırdığı rüzgarlı bir gündü. O günü hatırladıkça, hala korkudan ayaklarımın bağının çözüldüğünü hissediyorum. Hayri önde ben arkada mendireğin ucuna doğru yüzüyorduk. Karadeniz’e açık olan mendireğin ucundaki kayalar, kabaran dalgaların etkisiyle bir görünüp bir kayboluyor, kayalıklara çarpan sular ürkütücü bir foşurtuyla köpürüp dağılıyordu. Uç noktasına yaklaştığımızda, yorgunluktan bir an önce karaya çıkmak istiyorduk. Fakat suların derinliğini kontrol etmek zor olduğu için, nasıl bir durumla karşılaşacağımızı tahmin edemiyorduk. Sudan çıkarken kayalıklara çarpma ve boğulma ihtimali de vardı. Geri dönecek gücümüz de kalmamıştı. O suları benden daha iyi tanıyan Hayri, sonunda karaya ayak basmıştı. Ancak, gücü ve dermanı tükenen bendeniz, dalgaların daha da şiddetlendiğini sanarak, korkularımı iyice büyütmüştüm. Çaresiz çırpınışlarım devam ederken, Hayri de dışardan beni cesaretlendirmeye çalışıyordu. Öyle bitap düşmüşüm ki, suyun üstünde duracak gücüm kalmamıştı. Kendimi serbest bırakınca, ayağımın yere değdiğini anladım. Deniz korkuturken, toprağa basmak nasıl da sımsıcak güven duygusu veriyor insana… Denizde boğulmaktansa, toprak olmayı yeğlediğimiz için mi acaba…Yaşadığım bu tehlikeli durum bile, beni orada yüzme fikrinden caydıramamıştı.
Bir başka gün Hayri ile eve gittiğimizde, evde tanımadığımız yabancı bir erkekle karşılaşmıştık. Henüz kim olduğunu sormadan, yeğenlerin kıs kıs gülüşmesinden bunda bir bit yeniğinin olduğunu sezinledik. Meğer, çocuklar babaanneyi boyayıp erkek kılığına sokmamışlar mı…Komik olarak nitelendirebileceğimiz bu olay, aslında sevgi, saygı ve höşgörüye dayalı aile içi iletişime ve eğitime çarpıcı bir örnektir. Jenerasyon farkını ortadan kaldıran aile büyüklerinin bu yaklaşım tarzı, çocukların ruhsal gelişimine ve kişilik oluşumuna pozitif katkı yapan çok önemli bir faktördür.
Kadınlar Pazarı’nın açık olduğu bir gündü. Gelip de görmeden dönmeyelim diye, pazarı ziyarete gittim. Rengarenk ipekli peştemallar (5) giyinmiş, geleneksel kıyafetleri içindeki köylü kızlarını gördüğümde, pazarladıkları ürünlerin yanıbaşındaki duruşlarıyla bir satıcıdan ziyade, adeta birer manken gibiydiler. Kendi yöremden hiç de yabancısı olmadığım, renk cümbüşü oluşturan bu giyisilerin sadece kuşanmasında farklılıklar vardı. Burada peştemallar önde, Rize’de ise arkada düğümleniyordu. Aşınası olduğumuz bu mahalli kıyafetlerin, özellikle yabancıların ilgisini çekeceğine inanıyorum.
Hayri’nin babasının anlattığına göre, sabah namazına gitme bahanesiyle erkenden kalkan bazı İnebolulu erkekler, namaz yerine güveç yemeye gitmeyi bir alışkanlık haline getirmişlerdi. Sınırlı miktarda pişirilen güveçten yeme şansını yakalamak, sabah erkenden kalkmayı gerektirirmiş. Bu ilginç kahvaltı usulü, İnebolulu erkekler arasında o yıllarda sohbet ve espiri konusu olmuştu. Dilden dile dolaşan bu otantik güveçten hiç yeme şansım olmasa da, doğrusu bu garip alışkanlığın bugün hala devam edip etmediğini merak ediyorum.
Ankara’ya dönme ısrarımı sürekli engelleyen Hayri, her defasında önüme bir sorun çıkarıyordu. Arada bir Boyranaltı’ndaki kafeleri de ziyaret ederek ve oradaki doğal plajları görerek çevreyi iyice tanımıştım. Çok kısa süreli de olsa, yakın akrabalardan enişte Mustafa beyle de tanıştığımı anımsıyorum. Sonra birkaç günlüğüne İnebolu’ya gelip dönecek olan Almanya’daki ağabeyisini beklememi ve onun özel otomobiliyle Kastamonu’ya kadar gidebileceğimi söyleyerek, bir süre daha gitme ısrarımı ertelemeye ikna etmişti beni… Sonuçta gerçekten de ağabeyisi ve yengesiyle birlikte, sırtını Küre dağlarına yaslamış olan İnebolu’nun virajlı yollarını tırmanarak, Küre üzerinden Kastamonu’ya doğru ardımıza bakarak yol almaya başladık. Ardımıza bakarken, geride belki bir daha asla göremeyeceğimiz iyiliksever, muhlis ve müşfik insanların anıları ile doğal güzellikleri ve tarihe altın harflerle kazınmış, altın madalyalı İnebolu’yu bırakmıştık… Karşılandığımdan daha sıcak ve olumlu duygularla, moralim düzelmiş olarak veda ediyordum, vefalı dostları barındıran bu şirin beldeye… Kastamonu’ya kadar birlikte yolculuk ettiğim Hayri’nin ağabeyi ve yengesine veda ettikten sonra, farklı istikametlerde yolumuza devam ettik. Onlar Almanya’ya ben Ankara’ya doğru….Farklı istikametlere yönelen yollarımızın ileride yeniden kesişmesi, bakalım bize neler gösterecek..?
http://www.karalahana.com/karadeniz/giyim/index.htm
Devam edecek…….
Orijinal yazı: Anılarda İnebolu ll. Bölüm https://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=113926
EK-C
Anılarda İnebolu lll. Bölüm (son)
Hızır Kabil (21 Temmuz 2008)
Ertesi yıl, yani 1976’da okuldan mezun olduktan sonra, ben öğretmen olarak Sivas’a, Hayri de burs aldığı SSK’nın Beşiktaş – Çırağan’daki İhtiyarlık Sigortasına atanmıştı. Her ikimiz de görev yerlerimize giderek, çalışma hayatına merhaba demiştik. Şubat tatilinde Ankara – İçcebeci, Uzungemiciler Sokağı’ndaki evimizi ve eski sakinlerden akrabam olan Naşit Kabil’i ziyarete gittiğimde, yerimizi yeni gençlerin aldığını gördüm. Benim odama , İnebolu’dan tanıdığım ve daha önce kendisinden övgüyle söz ettiğim Hayri’nin ODTÜ’ni kazanan büyük yeğeni yerleşmişti. Bu övgünün düzmece bir methiye olmayıp, bütün özel ve güzel nitelikleriyle sonuna kadar hak edilmiş bir başarı olduğu, anlatacaklarımla daha iyi anlaşılacaktır. ODTÜ’ni kazanma başarısı bir yana, daha hazırlık sınıfında iken, öğrenme tutkusuyla haberleri BBC radyosundan dinleyen, günlüğünü İngilizce olarak tutan genç bir adam için iltifata ve abartıya hiç gerek yoktu. Adam olacak delikanlı kendini belli etmiş, bir yıl sonra aynı bölümü kazanan kız kardeşini de ardı sıra sürüklemişti. Üniversite yaşamını öylesine disipline etmişti ki, sabah erkenden okula giderken öğleden sonra derse girecek kardeşine bıraktığı notta, bir sonraki günün ders kitaplarını masasında, sayfa numarasına göre hazırlamasını tembihlediğini, Hayri’nin anlattıklarından dinlemiştim. Böylesine başarılı, alçak gönüllü, dürüst, çalışkan, daha pek çok sayamayacağım kadar üstün nitelikleri olan birinin odama yerleşmiş alması, beni son derece gururlandırmış ve mutlu etmişti.. Mutluluğumu pekiştiren bir başka etken de, henüz lise öğrencisi iken başarılı olacağı yönünde kendisinde gördüğüm ışığın, daha o günden parıldadığını tahmin etmiş olmamdı. Bu düşüncemi o yıllarda Hayri’ye söylediğimi hatırlıyorum. Konu ile ilgili görüşümü özetliyecek olursam ; “Nasıl sanatkar olunmaz, doğulursa, ” benzer mantık yürütme ile , “Bilim insanı olunmaz, doğulur. “ önermesinin de doğru olacağı savına dayanıyordu. Bakalım bu iddia ne kadar gerçekleşecekti…?
Üniversite mezuniyeti sonrası nadiren de olsa, Hayri ile buluşabiliyorduk. İstanbul’a tayin olduğum 1981 yılından itibaren çalışma hayatının ve İstanbul gibi metropol bir kentin zor yaşam koşulları, sık sık bir araya gelmemizi engelliyordu. Görev yeri değişimi nedeniyle Hayri’nin bir ara Aksaray’a gitmesi de, görüşme trafiğini iyice aksatmıştı. Her şeye rağmen hepimizi kuşatan toplumsal yaşam, bütün alanlarda olanca hızıyla devam ediyordu. Rutin gelişmelere bakıldığında, evlenmeler ve doğumlarla nüfusumuzun arttığı, ailelerimizin genişlediği, çalışanlar yaşlanıp emekli olunca, boşalan kadrolara yeni mezunların atandığı, bebeklerin büyüdüğü, yaşlıların bu dünyadan göçtüğü gibi değişimlerin olduğu görülmektedir. Türk Lirası’ndan altı sıfırın atılması, içleri boşaltılan bankaların hazine desteğiyle yeniden ekonomiye kazandırılması, İMF’nin dayattığı çıpalı kur sisteminin anayasa fırlatma olayı ile ekonomik krize dönüşmesi ve ülke ekonomisinin %30 küçülmesi, ekonomiye katkısı ve halka yansıması anlaşılamayan özelleştirmelerin hızla devam etmesi, işsizlik oranının had safhaya ulaşması, ekonominin başına İMF uzmanı Kemal Derviş’in getirilmesi, Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmesi, geçtiğimiz dönem Avrupa Kupası finallerine katılamayan Türk Milli Futlol Takımı’nın cezalandırılmasına karşın, katılma hakkını kazanarak finallerde kendinden sıkça söz ettirmesi, Avrupa’da bir yandan AB entegrasyonu devam ederken, öte taraftan SSCB, Yugoslavya ve Çekoslovakya’da bölünmelerin olması, Michail Gorbaçev’in Glasnost (açıklık) ve Perestroyka (yeniden yapılanma) açılımından sonra Doğu Bloku’nun yıkılması ve SSCB’nin dağılma sürecine girmesi ile Birliğe bağlı devletlerin bağımsızlıklarını kazanmaya başlaması, Yugoslavya’daki etnik iç savaşın federe devletlerin bağımsızlıklarını ilan etmesiyle sonuçlanması, dünyanın birçok yerinde kuraklıktan ve açlıktan milyonlarca insanın yaşamını yitirmesi, İran – Irak Savaşı’nın 9 yıl devam etmesi, Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi, ülkemizde ve dünyada siyasi iktidarların değişmesi, bu değişimin bazen seçimle, bazen de güç kullanılarak olması, 11 Eylül saldırısından sonra Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) hayata geçirilmeye başlanması ve ABD’nin sonunda Irak’ı işgal etmesi, Irak’ta askerlerimizin başına çuval geçirilmesi, Afrika’da onbinlerce insanın öldüğü kabile savaşlarının olması, ülkemizin içinde bulunduğu kronikleşmiş terör olayları, kazalar ve doğal afetler yüzünden sivil – asker onbinlerce insanımızın hayatını kaybetmesi, ailelerin yok olması, çocukların öksüz ve yetim kalması gibi gelişmeler hepimizi derinden etkiledi ve düşündürdü. Çeşitli mutluluklar ve üzüntüler yaşadık. Bu değişim ve dönüşüm süreci içinde istemiyerek de olsa, ben de yaşlanarak, emekliler kervanına katıldım. Yeni yaşamımda oyalanacak, dünyadaki bu gelişim ve değişimi sürekli izleyecek, aktif bir uğraşı arıyordum kendime. Birikimlerimi birileriyle paylaşmayı önemli bir sosyal sorumluluk görevi olarak kabul ettiğim için, Milliyet Blog’da fikir ve görüşlerimi yazmayı düşünüyordum. Bu maksatla, bloglarda yazılanları ve yazarları inceleyerek işe koyuldum. Aaa, aaa! Bir de ne göreyim, İnebolu’dan gözlemlediğim ve sonra ODTÜ Kimya Mühendisliği Fakültesini kazanarak Ankara’daki öğrenci evimize yerleşen Hayri’nin büyük yeğeni karşımda değil mi..! Tam 33 yıl aradan sonra yollarımız Milliyet Blog’da bir kez daha kesişmışti. Bu uzun süre içinde değişimini özetle anımsattığım dönemde, bu genç adam ne kadar etkilenip değişime uğramıştı acaba , kim bilir ? Bunu öğrenmek için yazdığı binlerce yazıyı incelediğimde, çok ilginç sonuçlara ulaştım. Dünyada ve ülkemizde gelişen pek çok farklı olay ve konuyu, kendi alanlarında bir uzman maharetiyle irdeleyecek ve yorumlayabilecek kadar değişmişti. Yani, dünya ve Türkiye gündemini hem yakından izliyor, hem de bizzat yaşıyordu. Değişime açık olmayan tek yönü ise, soyadına özgü bir İnebolu tutkunu olmasıydı. Atalarımızın bir sözü vardır, “Bir insanın fikri neyse, zikri de odur.” diye. Bu yazdığı bloglar ayan beyan ele vermişti kendisini. Tanıyabildiğim kadarıyla, o kadar açık, net ve dürüst bir insan ki, yakın çevresinden başlayarak geniş çevreye doğru sıraladığı önceliklerini ve hassasiyetlerini hiçbir sakınca görmeden kendi özelini bile en ince ayrıntısına kadar sanatsal bir duyarlılıkla yansıtmıştı yazılarında. Ama bilim adamı kimliğini öne çıkarmadan yapmıştı bu işi … Fotoğraf çekme hobisine rağmen, bir resmini bile eklememiş yazılarına. Ne kadar çekingen olduğunu buradan çıkarabiliyoruz. Kendisini bu yazımla ön plana çıkarmış olmamdan sıkılıyor, belki de öfkeleniyordur bana için için. Sürükleyici üslübu ve yorum yapmayı kolaylaştıran içeriği ile yazdığı binlerce blog, kendisiyle ilgili bilgi toplayabileceğim iyi birer veri kaynağı oldu benim için. Soluk almadan büyük bir zevkle okudum. Okurken çok üzüldüğüm, göz yaşlarımın yanaklarımdan süzüldüğü anlar olduğu gibi, çok mutlu olduğum anlar da oldu. Ailesini, yakın akrabalarını, doğulduğu köyü, çocukluk anılarını ve arkadaşlarını, sevdiklerini, kendisini derinden etkileyen sevinçlerini ve kederlerini, başarısında aracı olan okullarını ve öğretmenlerini, büyük ve vazgeçilmez bir tutku ile bağlı olduğu İnebolu’yu doğal çevresiyle birlikte, bir yanda kedi, köpek, kaplumbağa, güvercin, hatta salyangoza varıncaya dek birçok hayvanı anlatırken, diğer tarafta kardelen çiçeğinden menekşeye, sabah çiçeğinden ay çiçeğine, nilüferden gelinciğe, papatyaya kadar birçok çiçek ve bitkiyi de yerel adlarıyla birlikte resimlerle somutlaştırarak aktarmış okurlarına.. Saymayı ihmal etmediği dörtyüzonüç basamaklı merdiveni de eklemeyi unutmamış. Bir başka yazı dizisinde de kentin tarihi değişimini ve doğal dokusunu ayrı ayrı ele alarak, sanat yapıtlarını, Salih Reis’in heykelini, Şehit Şerife Bacı Anıtını, Atatürk’ün balmumu ve bronz heykelini, çadır tiyatrosundaki Boncuk adlı tel cambazını ve başlıklarını burada ayrı ayrı yazmanın mümkün olamayacağı binlerce konuyu ve bu konuları tespit eden resim galerilerini, İnebolu’nun ve Türkiye’nin tarihine ışık tutacak belgeler olarak, adeta mekik oyası işler gibi örmüş yazılarında.. Siyasetten spora, eğitimden kültüre, basın yayından bilişime, dil eğitiminden dil bilimine, ekonomiden kamu yönetimine, fotoğraftan trafiğe, bilimden sanata, yerel yönetimden merkezi yönetime uzanan geniş bir yelpaze içinde ele alarak işlemiş konuları. Yerelden evrensele uzanan bir çizgi izleyerek… Benimsediği küresel ilkelerle belli bir çevrenin sahipleneceği mahalli ve ulusal bir değer olmaktan çoktan çıkmış, o artık evrensel bir boyut kazanmıştır. Ama, mütevazı kişiliğiyle taşıdığı pekçok özelliği açığa vurmaktan sakınmış, ”Yedisinde neyse, yetmişinde de odur” dedirten tarzda oturmuş, kararlı ve her zamanki alçak gönüllü, sade çizgisini sürdürerek…. Anıların başlangıcından beri zaman zaman profilini üstü kapalı ifade etmeye çalıştığım bu nitelikli insan kim diye merak ediyorsunuzdur? Aslında, yakın hemşehrileri ve Milliyet Blog yazarları bu müstesna insanın kim olduğunu çok iyi biliyorlar. Belirli aralıklarla ince bir çizgi halinde verdiğim ipuçlarından, kim olduğunu tahmin edenler de olmuştur. O’nu hep Hayri’nin büyük yeğeni olarak dile getirdiğim için, tereddüt etmiş olabilirler. Ama, o hiç kimsenin gölgesine sığmayacak kadar farklı kimlikler edinmiş, yakınlarına gönülden bağlı, istisna bir insan. Eşi ve benzeri olmayan bir fenomen. Milliyette yayımlanan bloguma ilk mesajı da o yazmıştı. İşte mesaj metni:
“1970’ler…. Merhaba…. Hızır Kabil adını görünce acaba 1970’lerde Ankara İçcebeci Uzungemiciler Sokak’ta oturan Hızır ağabey olabilir mi acaba diye düşündüm. Saygılarımla. Aydin Tiryaki.”
Yazdığı mesajda belirtiği adresle, ev arkadaşım olduğunu doğrulamıyor mu? (1) Kısaca, beni İnebolu’dan Kastamonu’ya götüren Sacit bey ve Feride hanımın büyük oğlu, Aysel ve Altan’ın ağabeyi, Hayri ve Ali Tiryaki ile Sevim hanımın yeğeni olan AYDIN TİRYAKİ .(2) Böyle bir evlat yetiştirdikleri için ne mutlu o anne ve babaya. Gördünüz işte kim olduğunu. En son halini görüntüleyen fotoğrafını sayın Sabiha Rana’nın kendisiyle yaptığı “Onlar Kocaman Çocuklar” adlı röportaj dizisinden izliyor ve öğreniyoruz.(3) Dürüst, samimi ve naif kişiliğine ne kadar da çok yakışıyor üniversallık. Sayın Rana’nın “Onlar Kocaman Çocuklar “ yakıştırmasını da sadelik, saflık, samimiyet ve dürüstlük anlamında yerinde bulduğumu ifade etmek isterim. Benim için daha da önemlisi, “Bilim adamı olunmaz, doğulur ” savımın ispatlanıyor olmasını bugün artık kanıtlıyor olmamdı. Ama o, sahip olan herkesin övünebileceği bu akademik ünvanını asla öne çikarmadı. Rana hanımın yazısını okuyuncaya kadar ben de akademik ünvanının ne olduğunu bilmiyordum doğrusu. Ne kadar mütevazi biri, değil mi…? Yakınımız olmasa da, ülkemizin çok ama çok ihtiyaç duyduğu, saygı duyulması gereken örnek bir bilim insanı profili. İçinden işte böyle olmalı diyesi geçiyor insanın… Tam da ülkemizde bilim insanı olma normlarının tartışıldığı bir zamanda…Laf üreten değil, bilim üreten, sistem üreten, çözüm üreten, hoşgörülü , alçak gönüllü, hümanist, sevgi dolu, dürüst, üstelik de çok üretken bir akademisyen. Hem de adam gibi adam. Yakın geçmişte kaybettiği kardeşi Altan’ın çocukları Çağla ve Sıla için söylediği, “ Yeğenlerim Çağla ve Sıla en değerli varlıklarım “ sözleri, ne kadar hümanist olduğunun çok açık göstergesidir. (4) O sadece amcası Hayri veya yakınlarının kıvanç duyacağı biri değil, evrensel nitelikleriyle ailesinin, Yeşilöz Köyü’nün, İnebolu’nun, Kastamonu’nun, ODTÜ’nin ve tüm Türkiye’nin iftihar edeceği değerli bir insan.
Yörelerin, kurumların ve beldelerin ünlenip saygınlık kazanmasında sadece tarihi zenginlikleri, doğal güzellikleri ve altın madalyalı olmaları yeterli değildir. Kaliteli bireylerden oluşan sosyal dokuları da bu çevrelerin tanıtılmasında ve olumlu imaj yaratılmasında çok önemli rol oynar. Bu bağlamda, beldeleri ile ilgili yazılanları izleyen ve ortak kültürel değerleri benimseyip paylaşan İnebolu halkının da ilçelerinin tanıtılmasında büyük payı vardır. Hangi etkili iletişim aracını kullanırsanız kullanın, nitelikli insan unsuru olmadan iletişimi etkili, tanıtımı sürekli ve kalıcı yapamazsınız. İnebolu’nun tanıtımında da, yetiştirdiği Aydin Tiryaki gibi özel kişilerin yazdıklarıyla, çizdikleriyle ve çektiği resimlerle küçümsenmeyecek bir katkı yaptığı, bu vasıta ile zihinlerde İnebolu hakkında pozitif bir resim oluşturduğu bir gerçek. Dışardan bir gözlemci olarak kişisel görüşüme göre, Aydın Tiryaki’nin yazılarıyla yere göğe sığdıramadığı ve soyadı gibi tiryakisi olduğu İnebolu’ya karşı olan görevini fazlasıyla yerine getirdiğine inanıyorum. Yakın çevresinin desteğinden güç almayan hiçbir başarının kalıcı olamayacağı inancıyla, Aydın kardeşimizi daha yüksek sosyal sorumluluk mevkilerinde görebilme ümit ve beklentisiyle, şimdi sahip çıkma sırasının tüm yakınlarında ve İnebolulularda olduğunu düşünüyorum.
Mümkün olduğunca objektif olarak aktarmaya çalıştığım bütün bu anılar yaşanmamış olsaydı, belki de geride kalanlara birakacak başka hiçbir şeyim olmayacaktı. Sayın Aydin Tiryaki’yi bu yazdıklarımla gündeme getirirken, gereği gibi tanıttığıma inanmiyorum. İnancım odur ki, onun ünü belki de beni ebedileştirip, geleceğe taşımaya vasıta olacaktır. Son söz olarak da, sayın Aydın Tiryaki’nin amcası, değerli sınıf arkadaşım Hayrı’nin beni hala eskisi kadar sevdiğinden emin olmasam da, ben onun yeğenini en az onun kadar seviyorum.
Karamürsel, 21 Tmmuz 2008-07-21
1.) http://blog.milliyet.com.tr/Mesaj.aspx?UyeNo=236936#73935 http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=76368 2.) http://blog.milliyet.com.tr/Blogger.aspx?UyeNo=555590 3.) http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=79270 4.) http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=32570
Not: Bu yazı dizisi hazırlanırken , kaynak olarak Aydin’in Dağarcığı’ında yer alan blogların yaklaşık hemen hepsi tek tek okunmuş ve galerilerdeki resimler incelenmiştir.
Orijinal yazı: Anılarda İnebolu lll. bölüm (son) https://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=128861
| aydintiryaki.org | YouTube | Aydın Tiryaki’nin Yazıları ve Videoları │Articles and Videos by Aydın Tiryaki | Bilgi Merkezi│Knowledge Hub | ░ Virgülüne Dokunmadan │ Verbatim ░ | ░ Hızır Abi’nin İnebolu Yazılarının Anımsattıkları │ What Hızır Abi’s İnebolu Articles Reminded Me Of ░2008░22.02.2026░
Yöntem ve Araçlar Üzerine Bir Not: Bu çalışma bütünüyle yazar tarafından kaleme alınmış olup; hazırlık, araştırma ve yazım aşamalarının hiçbirinde yapay zeka desteğine başvurulmamıştır. Bu metin, daha önce yayınlanmış olan yazıların günümüze aktarılması amacıyla “Virgülüne Dokunmadan” çalışması kapsamında hazırlanmıştır.
