Aydın Tiryaki (2026)
Kamu kaynaklarıyla faaliyet gösteren dev kurumların reklam ve sponsorluk bütçeleri, sadece yönetim kurullarının inisiyatifine bırakılamayacak kadar stratejik bir güce sahiptir. Bu gücün adil dağıtımı için veriye ve vatandaş tercihine dayalı hibrit bir model öneriyoruz.
Bir kamu bankasının kredi kartını kullanan, bir kamu havayolu şirketiyle seyahat eden veya devletin iletişim altyapısından hizmet alan milyonlarca insan, günlük yaşamda sıkça şu çelişkiyle karşı karşıya kalır: “Hizmetini satın aldığım, vergimle veya ödemelerimle ayakta tuttuğum bu kurumun reklamlarını, neden benim okuduğum gazetede, izlediğim televizyon kanalında veya takip ettiğim dijital mecrada hiç görmüyorum?”
Bu soru, sadece ticari bir sitem değil, aynı zamanda demokratik bir talep içerir. Kamu kurumları, toplumun tamamını kucaklamakla yükümlüdür. Ancak mevcut uygulamada, reklam bütçelerinin dağılımı genellikle sübjektif kararlara, siyasi dengelere veya lobi faaliyetlerine göre şekillenmektedir. Bu durum, hem medya sektöründe haksız rekabete yol açmakta hem de “dışlandığını” hisseden geniş kitlelerde kurumlara karşı aidiyet duygusunu zedelemektedir.
Önerdiğimiz “Demokratik Reklam Yönetişimi” modeli, bu keyfiyeti ortadan kaldırarak, karar mekanizmasını matematiğe ve vatandaşın doğrudan tercihine devretmeyi hedeflemektedir.
Mevcut Sorun: Finansörün Yabancılaşması
Kamu şirketlerinin bütçesi, dolaylı veya doğrudan halkın cebinden çıkar. Ancak vatandaş, finansörü olduğu sistemin iletişim stratejisinde söz sahibi değildir. Bir vatandaşın her gün para kazandırdığı kurum, o vatandaşın kültürel ve entelektüel beslenme kaynaklarını (gazetesini, kanalını, kulübünü) “görmezden gelerek” aslında o vatandaşı da yok saymaktadır.
Daha da önemlisi, kamu yöneticileri üzerindeki siyasi ve sosyal baskılar, reklam bütçelerinin belli odaklara akıtılmasına, muhalif veya farklı görülen mecralara ise “ambargo” uygulanmasına neden olabilmektedir. Bu, medyanın finansal bağımsızlığını tehdit eden bir ekonomik sansür mekanizmasına dönüşmektedir.
Çözüm Önerisi: %50-%50 Hibrit Dağıtım Modeli
Bu sorunun çözümü, inisiyatifi yöneticinin “cesaretine” değil, sistemin “adaletine” bırakmaktan geçer. Önerdiğimiz modelde, kamu kurumlarının yıllık reklam bütçesi iki ana havuza ayrılır:
1. Veriye Dayalı Havuz (%50): Bu dilim, tamamen objektif piyasa verilerine göre dağıtılır. Bağımsız kuruluşlarca denetlenen tiraj, reyting ve tıklanma oranları esas alınır. Kim en çok izleniyorsa veya okunuyorsa, siyasi görüşüne bakılmaksızın pastadan payını matematiksel bir kesinlikle alır. Bu, “kitlesel erişim” hakkıdır.
2. Tercihe Dayalı Havuz (%50): Modelin asıl devrimci tarafı burasıdır. Bu dilim, o kurumu bizzat kullanan müşterilerin/vatandaşların beyanlarına göre dağıtılır.
Uygulama Mekanizması: İşlem Anında Katılım
Sistem, vatandaşa ekstra bir bürokrasi yaratmadan, günlük hayatın akışı içinde işlemelidir.
- Bilet ve Fatura Entegrasyonu: Bir vatandaş kamu havayolu şirketinden bilet aldığında veya kamu bankasının mobil şubesine girdiğinde, karşısına basit bir seçenek ekranı çıkar: “Hizmetimizden elde edilen gelirin reklam payını, hangi medya organlarında veya hangi alanlarda görmek istersiniz?”
- Kategorik veya İsim Bazlı Seçim: Kullanıcı; takip ettiği yerel gazeteyi, izlediği haber kanalını veya desteklenmesini istediği tematik alanı (Örn: Bilim-Teknoloji, Kültür-Sanat) seçebilir.
- Sürdürülebilirlik (5 Yıl Kuralı): Her işlemde tekrar tekrar sormak yerine, yapılan tercih sistemde makul bir süre (örneğin 3 veya 5 yıl) “geçerli” kabul edilir. Bu süre boyunca o kişinin yaptığı her harcama, tercih ettiği medya organının hanesine “destek puanı” olarak yazılır. Kişi dilediğinde bu tercihi güncelleme hakkına sahiptir.
Sadece Medya Değil, Sporda da Adalet
Aynı model, kamu kurumlarının devasa bütçeler ayırdığı spor sponsorlukları için de geçerlidir. Mevcut düzende sponsorluklar, genellikle kulüp yöneticilerinin lobi güçlerine göre belirlenmektedir. Oysa önerdiğimiz modelde, banka müşterisi veya yolcu; “Ben X takımını destekliyorum” veya “Ben Voleybol Milli Takımı’nın desteklenmesini istiyorum” diyebilmelidir. Böylece kamu kaynağı, kapalı kapılar ardındaki pazarlıklarla değil, o kurumu ayakta tutan taraftarların (müşterilerin) oransal gücüyle takımlara dağıtılır.
Sonuç: Bir “Demokrasi Kalkanı” Olarak Reklam
Bu modelin hayata geçmesi, sadece bir pazarlama stratejisi değişikliği değildir; toplumsal barış ve şeffaflık adına atılmış dev bir adımdır.
- Yöneticiler İçin Kalkan: Kamu yöneticileri, siyasi baskı gruplarından gelen “Şuraya reklam ver/verme” telkinlerine karşı; “Bunu ben değil, sistem ve müşterilerimiz belirliyor, müdahale edemem” diyerek kendilerini koruyabilirler.
- Müşteri İçin Saygınlık: Vatandaş, “Paramın geçtiği yerde sözüm de geçiyor” diyerek kuruma daha çok güvenir.
- Medya İçin Özgürlük: Medya organları, güç odaklarına yaranmak yerine, halka kendilerini okutmak ve izletmek için rekabet eder.
Kamu şirketleri “herkesin” ise, onların sesi de “her yerde” duyulmalıdır. Önerdiğimiz bu model, reklam bütçelerini bir “sus payı” veya “ulufe” olmaktan çıkarıp, katılımcı demokrasinin işleyen bir çarkı haline getirecektir.
