Aydın Tiryaki

KENTSEL DÖNÜŞÜMÜN “HOYRAT” YÜZÜ: TABELADAKİ ÖZÜR, SOKAKTAKİ EZİYET

Aydın Tiryaki (2026)

Şehirlerimizde adım başı karşılaştığımız o malum tabela: “Çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz.”

Bizler, yani o sokakta yaşayanlar, bu cümleyi artık bir nezaket ifadesi olarak değil, yaklaşmakta olan uzun süreli bir kuşatmanın ilanı olarak okuyoruz. Hatta çoğu zaman bu tabelaya acı acı gülümsüyoruz. Çünkü biliyoruz ki o “özür”, aylarca, hatta yıllarca sürecek tozun, çamurun, gasp edilen kaldırımın ve işgal edilen sokağın peşin ödenmiş diyetinden başka bir şey değil.

Kentsel dönüşüm bir zorunluluk, evet. Binaların yenilenmesi, deprem güvenliği hayati bir konu. Ancak bu sürecin yönetim şekli, mühendislik etiğinden ve şehircilik bilincinden tamamen kopmuş durumda. Ortada bir “yapım süreci”nden ziyade, çevresini umursamayan, kâr odaklı ve denetimsiz bir “inşaat hoyratlığı” var.

Yıkımdan Önce Başlayan Tehlike: “Söküm” Aşaması

Daha iş makineleri gelmeden, tehlike “söküm” ile başlıyor. Binanın kapı, pencere ve çatısı sökülürken, normalde kaldırımın yaya trafiğine tamamen kapatılması ve koruyucu tüneller kurulması gerekir. Çünkü yukarıdan atılan bir parça sekebilir, kaldırımdan geçen birine zarar verebilir.

Ancak müteahhitler, bu aşamada iş makineleri çalışmadığı ve yolu kendileri kullanmadığı için kaldırımı kapatma gereği duymazlar. Moloz bacası (şut) kurmak maliyetli geldiği için, malzemeler pencerelerden aşağıya “dikkat” bağırışları arasında atılır. Güvenlik, tamamen oradan geçen vatandaşın dikkatinin insafına, yani “pasif güvenliğe” terk edilir.

Yıkım Matematiği: Su, Toz ve Lojistik Ağırlık

Bina yıkılırken ortalığı kaplayan o devasa toz bulutu bir kader değildir. “Çok toz olmasın diye su sıkıyoruz” denilir ama o su genellikle “usulen” sıkılır. Çünkü işin arkasında sinsi bir maliyet hesabı vardır: Moloz ıslandığında ağırlaşır. Kamyonlar tonajla çalıştığı için, ıslak (ağır) moloz taşımak, daha fazla sefer ve daha fazla yakıt demektir. Ayrıca aşırı su, şantiyeyi balçığa çevirir ve tekerlek temizleme maliyeti çıkarır. Bu yüzden halkın toz yutması, müteahhidin kamyon maliyetinden daha değersiz görülür.

Gürültüde de benzer bir tercih söz konusudur. Betonu sessizce ezen “makas/ezici” teknolojisi yerine, çok gürültülü ve sarsıntılı çalışan “darbeli kırıcılar” tercih edilir. Çünkü kırıcı daha ucuzdur ve işi hızlı bitirir; çevreye verdiği gürültü kirliliği ise maliyet kaleminde yer almaz.

“Parasini Verdim, Kaldırımı Depo Yaparım” Mantığı ve Stokçuluk

Sorunun temelinde, müteahhitlerin sokağı ve kaldırımı şantiyenin bedava bir uzantısı gibi görmesi yatıyor. İşgaliye bedeli adı altında belediyeye ödenen cüzi rakamlar, müteahhit gözünde kamusal alanı dilediği gibi tahrip etme hakkı doğuruyor.

İnşaatın ilk aşamalarında zorunluluklar olabilir. Ancak bina yükselip kaba inşaat bittiğinde, içeride yüzlerce metrekarelik boş alan oluşmasına rağmen, demirler, tuğlalar ve kum yığınları hala kaldırımda durmaya devam ediyor. Bunun iki nedeni var:

  1. Dikey Lojistik Tembelliği: Malzemeyi binanın içine taşımak (vinç ve işçilik) bir maliyettir. Oysa sokağa yığmak bedavadır.
  2. Enflasyonist Stokçuluk: Demir veya tuğla fiyatları artacak diye, ihtiyacı olandan çok daha fazlasını erkenden alıp sokağa yığarlar.

Hatta iş bittiğinde bile, artan üç beş parça demir yığını oradan kaldırılmaz. Sırf o demiri almak için kamyon çağırmak (tersine lojistik) masraflı gelir. “Nasılsa başka bir kamyon gelir, o zaman atarız” mantığıyla, kamu alanı aylarca o paslı demirlerin işgali altında kalır.

“Bekleme” Süreci, Çamur Deryası ve Eski Kapılar

Süreç, binanın yıkımıyla bitmiyor. Yıkım sonrası ile yeni inşaatın başlaması arasındaki “gri dönem” (ruhsat onayı, proje bekleme süresi) bazen 1 yılı buluyor. Bu sürede kaldırım parçalanmış ve çamur içinde kalıyor.

Müteahhit, “Nasılsa inşaat başlayınca yine bozulacak” diyerek o çamuru temizlemiyor, üzerine geçici bir beton (grobeton) dökmeye bile tenezzül etmiyor. Oysa o 1 yıl, o sokakta yürüyen yaşlı bir komşu veya okula giden bir çocuk için eziyetle geçen uzun bir zaman dilimi.

Bu sahipsizlik, “Kırık Cam Teorisi”ni devreye sokuyor. Mahalleli, o başıboş çukuru bir “çöplük” ve “intikam alanı” olarak görmeye başlıyor; evindeki eski eşyayı, molozunu oraya atıyor.

Bu alanların çevrilmesi (perdeleme) ise ayrı bir trajedi. Caddelerdeki şantiyeler “reklam panosu” gibi şık görsellerle kapatılırken, ara sokaklarda yıkılan binadan çıkan eski oda kapıları birbirine çivilenerek derme çatma bir duvar örülüyor. Üzerinde paslı çivilerin olduğu, rüzgarda devrilme tehlikesi taşıyan bu kapılar, mahalleliye verilen (veya verilmeyen) değerin en net göstergesi oluyor.

Domino Etkisi: 10 Yıllık Tünel

Sorun sadece tek bina ile sınırlı kalsa yine iyi. “Parsel bazlı” dönüşüm yüzünden, bir sokakta yan yana binalar farklı zamanlarda yıkılıyor. Biri biterken diğeri başlıyor. Böylece o sokak 10-15 yıl boyunca bitmeyen bir şantiye tüneline, bir sanayi sahasına dönüşüyor. Altyapı çöküyor, yollar patlıyor ve o sokak “yaşanabilir” olmaktan çıkıyor.

Satış Vitrini Olarak “Son Dakika” Temizliği

Ne zaman ki bina bitiyor, daireler satışa çıkacak; işte o zaman o 2-3 yıldır çamur deryası olan kaldırım bir anda tertemiz, güzel kaldırım taşlarıyla döşeniyor. Işıklandırmalar yapılıyor, ağaçlar dikiliyor.

Bu ani “medeniyet” atağı, mahalleliye duyulan saygıdan değil, tamamen müşteri odaklı bir “vitrin çalışması”ndan kaynaklanıyor. Müteahhit, müşterisinin ayakkabısı kirlensin istemiyor. Ancak o daireyi satana kadar komşusuna çektirdiği eziyeti, ticaretin doğal bir parçası olarak görüyor. İskan (oturma izni) alabilmek için yapılan bu son dakika makyajı, belediyenin de “sonunda yaptın ya” diyerek geçmişi affetmesiyle sonuçlanıyor.

Belediyenin Sorumluluğu ve Çözüm: “Dinamik Tabela”

Bu sorunda müteahhitten “etik” davranmasını beklemek safdillik olur. Ticari bir işletme kârını düşünür. Burada asli kusurlu, %100 oranında belediyelerdir.

Belediyeler, müteahhidi bir “müşteri” veya “gelir kapısı” olarak görmekten vazgeçmelidir. Denetimler sadece mesai saatleri içinde (09:00-17:00) değil, betonun döküldüğü akşam saatlerinde veya hafta sonlarında da yapılmalıdır. Çözüm, göstermelik para cezaları değildir; çünkü o cezalar inşaat bütçesi içinde devede kulak kalır. Çözüm, “İş Durdurma” (Mühürleme) yaptırımıdır.

Önerimiz şudur: İnşaat tabelaları birer “kamusal taahhütname”ye dönüşmelidir. O tabelada sadece ruhsat numarası değil, sürecin takvimi ve kuralları yazmalıdır: “Bu inşaatın önündeki kaldırım, sadece 01.01.2026 ile 01.03.2026 tarihleri arasında kapalı kalacaktır. Bu tarihten sonra yaya kullanımına açılacaktır. Şantiye içinde yer varken sokağa malzeme koymak yasaktır.”

Vatandaş, tabelaya bakıp tarihin geçtiğini gördüğü an, ortada bir ihlal olduğunu bilmelidir. Belediye, taahhüt edilen tarihte kaldırımı temizleyip halka açmayan müteahhidin inşaatını mühürlemeli, işi durdurmalıdır. Müteahhidin anlayacağı tek dil, para cezası değil, zaman kaybıdır.

Sonuç olarak; kentsel dönüşüm binaları yenilerken, kentlilik bilincimizi ve yaşam kalitemizi çürütmemelidir. O “özür dileriz” tabelasının samimi olmasının tek yolu, kuralların müteahhidin kârına göre değil, vatandaşın hakkına göre işletilmesinden geçer.


: Yöntem ve Araçlar Üzerine Bir Not: Bu çalışmadaki tüm gözlem, fikir ve çözüm önerileri bizzat yazara aittir. Yapay zeka ise tamamen yazarın soruları, talepleri ve yönlendirmeleri doğrultusunda ilgili konuların araştırılması ve derlenmesinde bir bilgi kaynağı olarak kullanılmış; ayrıca metnin oluşturulması sürecinde yazım asistanlığı desteği sağlamıştır.

Aydın'ın dağarcığı

Hakkında

Aydın’ın Dağarcığı’na hoş geldiniz. Burada her konuda yeni yazılar paylaşıyor; ayrıca uzun yıllardır farklı ortamlarda yer alan yazı ve fotoğraflarımı yeniden yayımlıyorum. Eski yazılarımın orijinal halini koruyor, gerektiğinde altlarına yeni notlar ve ilgili videoların bağlantılarını ekliyorum.
Aydın Tiryaki

Ara

Ocak 2026
P S Ç P C C P
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031