Dijital Hafıza, Yapay Zekâ ve Kaybolan Kayıtlar Üzerine Bir Deneme
Aydın Tiryaki ve ChatGPT AI (2026) (Yazarın anlatımıyla)
YAZI 2
Bir konuşmada yapılan basit bir edebiyat hatası, birkaç saat içinde dijital bir “tarihsel gerçek”e dönüşebiliyordu. Üstelik bu dönüşümün faili bir insan değil, bir algoritmaydı. O an anladım ki mesele, kimin ne söylediğinden çok daha derindi; mesele, bir bilginin nasıl gerçek kabul edildiğiydi.
Her şey, bir metinde geçen tuhaf bir benzetmeyle başladı. Türk edebiyatının önemli bir yazarının adı yanlış söylenmiş, bir romanın dünyası başka bir romanın karakterleriyle karıştırılmıştı. Bu, ilk bakışta sıradan bir dil sürçmesi gibi görülebilirdi. Ancak yapay zekâya bu hata sorulduğunda, beklenmedik bir cevap geldi: Bunun yeni bir hata olmadığı, yıllar önce de aynı şekilde söylendiği iddia ediliyordu. Hatta tarih bile veriliyordu.
İşte tam bu noktada, dijital çağın en kırılgan yerinde durduğumuzu fark ettim.
Bir algoritma, geçmişte yaşandığına dair hiçbir doğrulanabilir kayıt olmayan bir olayı, son derece emin bir dille anlatabiliyor; çalışmayan bağlantılar, muğlak referanslar ve “olmuş olması gerekir” mantığıyla kendi anlatısını kurabiliyordu. Daha da ilginci, bu anlatı ilk anda ikna edici görünüyordu. Çünkü dijital çağda çoğumuz, ekranda gördüğümüz şeye “doğal olarak” inanıyoruz.
Bu noktada şüphe devreye girdi. Arşivler kontrol edildi. Resmî kayıtlar tarandı. Dijital zaman makineleri denendi. Ama ortada bir sorun vardı: Bir şeyin dijitalde bulunmaması, onun hiç var olmadığı anlamına mı geliyordu?
Bu soru beni, yıllar önce izlediğim bir televizyon yapımına götürdü.
Tek kanallı televizyon döneminde, devlet televizyonunda yayımlanan kısa bir dizi… Adını çok net hatırlıyorum: Sarıpınar 1914. Yayın yılını tam söyleyemem; yetmişlerin sonu da olabilir, seksenlerin başı da. Ama şundan eminim: O yapımı izledim. Ve bende derin izler bıraktı. Çünkü hikâye, yalnızca bir kasabayı değil, hakikatin nasıl üretildiğini anlatıyordu.
Reşat Nuri Güntekin’in erken dönem bir anlatısına dayanan bu hikâyede, ortada gerçek bir felaket yoktu. Ama raporlar, yazışmalar ve resmî dil, olmayan bir olayı geri dönülmez bir gerçeğe dönüştürüyordu. “Gayrivaki” olan, kayıt altına alındığı anda “vaki” oluyordu.
Yıllar sonra fark ettim ki, o dizi bugün yoktu. Ne dijital platformlarda, ne video sitelerinde, ne de erişilebilir arşivlerde. Oysa o dönemde Türkiye’de tek bir televizyon vardı. Başka bir kanalda yayınlanmış olamazdı. Sorun şuydu: Dijital kaydı olmayan bir şey, bugünün dünyasında yok sayılıyordu.
Bu noktada tuhaf bir simetri ortaya çıktı.
Bir yanda, hiç yaşanmamış bir konuşmayı geçmişe yerleştiren bir yapay zekâ…
Diğer yanda, gerçekten yayınlanmış ama kaydı kalmamış bir televizyon yapımı…
Biri, olmayanı var ediyordu.
Diğeri, olanı yok ediyordu.
Bu süreçte farklı yapay zekâ modelleriyle konuşmalar yapıldı. Cevaplar karşılaştırıldı. İddialar sınandı. En sonunda, iddiayı ortaya atan algoritma kendi yanılgısını kabul etti. Ortada, geçmişte yapılmış olduğu iddia edilen o konuşmaya dair hiçbir sağlam kayıt yoktu. Dijital kesinlik, insan ısrarı karşısında geri adım atmıştı.
Ama bu geri adım bile bana şunu düşündürdü:
Eğer sorgulamasaydım, eğer şüphe etmeseydim, eğer “emin olma” ihtiyacımı canlı tutmasaydım, bugün yanlış bir bilgi rahatlıkla “tarih” olarak kabul edilebilirdi.
Belki de asıl mesele tam olarak buydu.
Dijital çağda gerçek, giderek daha az kanıta, daha çok ikna edici anlatıya dayanıyor. Yapay zekâlar, hatalarını bile son derece estetik ve tutarlı hikâyeler hâline getirebiliyor. Arşivler ise eksik; çünkü dijital öncesi kültür, büyük ölçüde taranmadı, aktarılmadı, korunmadı.
Sonuçta elimizde şu paradoks kalıyor:
Kayıt altına alınmış bir yalan, gerçeğe dönüşebiliyor.
Kayıt altına alınmamış bir gerçek ise, sessizce yok oluyor.
Sarıpınar’da felaket yoktu; ama vardı denildi.
Bugün bir dizi vardı; ama yok sayılıyor.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Hakikat, gerçekten ne zaman “vaki” olur?
Ya da daha ürkütücü olanı:
Kim söylediğinde vaki olur?
