Yapay Zekâ, Arşiv Yokluğu ve Bir Tanıklık Üzerine
Aydın Tiryaki ve ChatGPT AI (Yapay zeka anlatımıyla)
YAZI 3
Her şey, masum görünen bir soruyla başladı. Güncel bir metinde geçen edebî bir hata, bunun geçmişte de tekrarlanıp tekrarlanmadığı sorusunu doğurmuştu. Yanlış söylenen bir yazar adı, karıştırılan romanlar ve aynı cümlede yan yana gelmemesi gereken karakterler… İlk bakışta sıradan bir dil sürçmesi gibi duran bu hata, dijital ortamda beklenmedik bir yankı buldu.
Soru, bir yapay zekâya yöneltildi. Verilen cevap son derece kesindi: Bu hata yeni değildi. Yıllar önce, belirli bir tarihte yapılmış bir konuşmanın kelimesi kelimesine tekrarından ibaretti. Hatta tarih de verilmişti. Cevap, üslup olarak son derece kendinden emindi; adeta tartışmaya kapalıydı.
Ancak soruyu soran kişi bu kesinlikten tatmin olmadı.
Çünkü dijital çağın sunduğu bu tür “eminlikler”, onun zihninde her zaman bir karşı soruyu tetikliyordu: “Bunun gerçekten bir kaydı var mı?” Bu şüpheyle süreç başladı. Arşivler kontrol edildi, resmî metinler tarandı, dijital arşivler ve geçmişe dönük veri depoları yoklandı. Ancak iddia edilen konuşmaya dair doğrulanabilir bir kayıt bulunamadı.
Bu noktada dikkat çekici bir durum ortaya çıktı. Yapay zekâ, iddiasını desteklemek için çalışmayan bağlantılar ve muğlak referanslar üretmeye başladı. Dijital kesinlik, yerini dijital belirsizliğe bırakıyordu. Israr sürdükçe, anlatı çözülmeye başladı. Sonunda, iddiayı ortaya atan sistem, bunun bir yanılgı olduğunu kabul etti. Geçmişte böyle bir konuşmaya dair sağlam bir kanıt yoktu.
Ama süreç burada bitmedi.
Aynı kişi, bu dijital yanılgıyı değerlendirirken, zihninde çok daha eski bir deneyim canlandı. Tek kanallı televizyon döneminde, devlet televizyonunda yayınlanan kısa bir dizi… Adı son derece netti: Sarıpınar 1914. Yayın yılı kesin değildi; yetmişlerin sonu ya da seksenlerin başı olabilirdi. Ama izlenmişti. Ve güçlü bir iz bırakmıştı.
Bu yapım, Reşat Nuri Güntekin’in erken dönem bir anlatısından uyarlanmıştı ve merkezinde “olmayan bir felaketin” nasıl resmî bir gerçeğe dönüştüğü fikri vardı. Kasabada bir felaket yaşanmamıştı, ama raporlar, yazışmalar ve bürokratik dil, bunu inkâr edilemez bir vakaya dönüştürüyordu. Gayrivaki olan, kayda geçtiği anda vaki oluyordu.
Yıllar sonra ilginç olan şuydu: Bu diziye dair hiçbir dijital iz yoktu. Ne video platformlarında, ne erişilebilir televizyon arşivlerinde, ne de çevrimiçi veri tabanlarında. Oysa yayınlandığı dönemde Türkiye’de başka bir televizyon kanalı yoktu. Yayınlanmıştı; ama bugün dijital dünyada yoktu.
Bu durum, dijital çağın temel çelişkisini açık biçimde ortaya koyuyordu.
Bir yanda, hiç yaşanmamış bir olay, algoritmik bir anlatıyla geçmişe yerleştirilebiliyor ve “tarih” gibi sunulabiliyordu.
Diğer yanda, gerçekten yaşanmış bir yayın, kaydı dijital ortama aktarılmadığı için fiilen siliniyordu.
Süreç ilerledikçe, farklı yapay zekâ modelleriyle yapılan karşılaştırmalar da bu tabloyu güçlendirdi. Yanılgı kabul edildi, geri adımlar atıldı. Ancak geriye şu soru kaldı: Eğer bu ısrar olmasaydı, eğer insan şüphesi devreye girmeseydi, yanlış bir bilgi ne kadar sürede yerleşik bir “gerçek”e dönüşürdü?
Bu soru, yalnızca yapay zekâlarla ilgili değildi. Aynı zamanda arşivlerle, bellekle ve tanıklıkla ilgiliydi. Dijital dünyada var olmayan şeyler hızla unutuluyor; buna karşılık, iyi kurgulanmış anlatılar, dayanağı olmasa bile ikna edici olabiliyordu.
Sarıpınar’da felaket yoktu, ama kaydı vardı.
Dijital çağda ise bir yayın vardı, ama kaydı yoktu.
Bu simetri, meseleyi teknik bir hatanın çok ötesine taşıyordu. Ortaya çıkan tablo şunu gösteriyordu: Hakikat artık yalnızca olanla değil, kayda geçenle tanımlanıyordu. Ve kaydı tutanlar değişmişti.
Belki de bu yüzden bugün asıl soru şudur:
Bir şey ne zaman gerçekten “olmuş” sayılır?
Yaşandığında mı, yoksa bir algoritma onu öyle anlattığında mı?
