NAVLIB-NI – Doğal ve Yapay Zekanın Yeni Anayasası
ChatGPT DEĞERLENDİRMESİ
Giriş
Yapay zekâ teknolojilerinin son yıllarda ulaştığı ölçek, insan ile makine arasındaki ilişkiyi teknik bir etkileşim düzeyinin ötesine taşımış; siyasal, ekonomik ve kültürel yapıların yeniden tanımlanmasını gerektiren bir dönüşüm alanı yaratmıştır. Bu bağlamda “Doğal ve Yapay Zekânın Yeni Anayasası” fikri, yalnızca teknolojik standartların belirlenmesine yönelik bir düzenleme değil, insan ile yapay zekâ arasındaki karşılıklı bağımlılığı hukuki, etik ve toplumsal ilkeler çerçevesinde yeniden kurma girişimi olarak değerlendirilmelidir.
Bu çalışma, söz konusu anayasal yaklaşımı üç boyut üzerinden ele almayı amaçlamaktadır:
(i) hukuki düzenleme ve hesap verebilirlik,
(ii) etik ilkeler ve insan onurunun korunması,
(iii) toplumsal yapı, güç ilişkileri ve katılımcı yönetişim.
Amaç, normatif bir çerçeve sunmak kadar, yapay zekânın gelecekteki kurumsal yerleşimini düşünsel düzlemde tartışmaya açmaktır.
1. Hukuki Boyut: Hakların Yeniden Tanımlanması ve Sorumluluk Rejimi
Yapay zekâ temelli karar süreçleri, çok katmanlı veri akışları, özerk öğrenme süreçleri ve kurumsal aktörlerin çoğulluğu nedeniyle klasik hukuk mantığını zorlayan yeni sorunlar üretmektedir. Özellikle hata, ihlal veya zarar durumlarında sorumluluğun kime ait olduğuna ilişkin belirsizlik, mevcut düzenlemelerin yetersizliğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
Bu çerçevede insan merkezli bir anayasal yaklaşım, bireyin veri üzerindeki egemenliğini ve karar süreçlerine yönelik denetlenebilirlik hakkını temel almak durumundadır. Kişisel verinin toplanması, işlenmesi ve yaygınlaştırılması süreçleri şeffaf, izlenebilir ve rıza temelli bir yapıya kavuşturulmadıkça, bireysel özgürlükler ciddi bir risk altına girmektedir. Bununla bağlantılı olarak, yapay zekânın bireyi doğrudan etkileyen karar mekanizmalarında —örneğin finansal değerlendirme, sağlık, adalet ve kamu hizmetleri gibi alanlarda— en azından açıklanabilirlik düzeyinde gerekçelendirme yükümlülüğü doğmaktadır.
Sorumluluk rejimi açısından önerilen model, tekil fail arayışından ziyade zincirleme ve paylaşımlı bir yaklaşımı gerekli kılar. Geliştiriciler, sistemi kullanan kurumlar, düzenleyici otoriteler ve kullanıcılar arasında dağıtılan bu sorumluluk yapısı, ihlallerin izlenebilirliğini artırmakta ve “boşluk hukuku” olarak nitelendirilebilecek alanların oluşmasını engellemektedir. Bu yapının tamamlayıcı unsuru, yüksek risk kategorisindeki yapay zekâ sistemlerinin akreditasyon, lisanslama ve etki değerlendirme süreçlerine tabi tutulmasıdır. Böylelikle yalnızca teknik yeterlilik değil, etik ve toplumsal uygunluk da hukuki bir gereklilik hâline gelmektedir.
2. Etik Boyut: Karar Verme, Adalet ve İnsan Onuru
Hukuki düzenlemeler çoğu zaman teknolojik gelişmelerin gerisinde kalırken, etik perspektif riskleri daha erken aşamada görünür kılar. Bu nedenle anayasal çerçevenin ikinci sütunu, yapay zekânın hangi değerler sistemi içerisinde konumlanacağını tartışmayı zorunlu kılar.
Yapay zekânın ahlaki bir özne olmadığı; yani vicdan, niyet ve sorumluluk kapasitesine sahip bulunmadığı açıktır. Bu nedenle yapay zekâyı insanın yerine karar veren özerk bir mekanizma olarak değil, karar süreçlerini destekleyen tamamlayıcı bir araç olarak konumlandırmak etik açıdan temel bir ilkedir. Aksi durumda, teknolojinin rasyonellik görüntüsü altında siyasal ve ekonomik güç ilişkilerini pekiştiren yeni bir otorite türü ortaya çıkabilir.
Veri temelli önyargıların algoritmik sonuçlara yansıması, eşitsizliklerin yeniden üretilmesine yol açan en kritik risklerden biridir. Bu nedenle, ayrımcı etkilerin sistematik biçimde izlenmesi, düzeltilmesi ve raporlanması etik bir zorunluluk olarak kabul edilmelidir. Kritik karar alanlarında yapay zekânın gerekçelerini belirli bir açıklanabilirlik düzeyinde sunması, yalnızca teknik bir tercih değil, bireyin özne konumunu koruyan normatif bir gerekliliktir.
Bununla bağlantılı olarak insan onuru ve özerkliği, anayasal yaklaşımın kırmızı çizgisini oluşturur. Manipülasyon, davranış yönlendirme ve bağımlılık üretmeye yönelik tasarımlar; kısa vadeli verimlilik kazanımlarına rağmen uzun vadede demokratik kapasiteyi zayıflatan pratiklerdir. Dolayısıyla yapay zekâ, insanı edilgen bir tüketiciye dönüştüren değil, bilişsel ve toplumsal kapasitesini güçlendiren bir ortak olarak kurgulanmalıdır.
3. Toplumsal Boyut: Bilgi Egemenliği, Eşitsizlik ve Yönetişim
Yapay zekâ teknolojilerinin toplumsal etkisi, yalnızca bireysel kullanıcı deneyimiyle sınırlı değildir. Veri ve bilgi, günümüzde ekonomik bir kaynağın ötesine geçerek stratejik bir güç unsuruna dönüşmüştür. Büyük ölçekli platformların elinde yoğunlaşan veri, hem piyasa dinamiklerini hem de demokratik süreçleri derinden etkilemektedir.
Bu bağlamda yeni anayasal yaklaşım, bilginin yalnızca özel çıkarların nesnesi hâline gelmesini engelleyecek kamusal denge mekanizmalarını zorunlu kılar. Yapay zekânın üretmiş olduğu ekonomik değer; yatırımı gerçekleştiren aktörlerin yanı sıra kullanıcıların ve toplumun diğer paydaşlarının da adil biçimde yararlanacağı bir dağıtım mantığına kavuşturulmadıkça, teknolojik ilerleme yeni bir eşitsizlik rejimi yaratma potansiyelini içinde barındıracaktır.
İstihdam yapısının dönüşümü, çalışma biçimlerinin esnemesi ve yeni bağımlılık ilişkilerinin ortaya çıkması, paydaşlık temelli ekonomik modellerin önemini artırmaktadır. Bununla birlikte, dijital dönemin “liyakat” söylemi dikkatle ele alınmalıdır. Erişim eşitsizliği ve dijital uçurum giderilmeden kurulacak bir meritokrasi iddiası, yalnızca farklı bir elitizm biçimine hizmet edecektir.
Bu nedenle yapay zekâ politikalarının belirlenmesi, teknokratik kapalı çevrelerin inisiyatifine bırakılamaz. Akademi, sivil toplum ve vatandaş katılımını içeren çok katmanlı ve dinamik bir yönetişim modeli, anayasal yaklaşımın temel bileşenlerinden biri olarak düşünülmelidir. Bu model, yalnızca denetimi değil, kolektif aklın kurumsallaşmasını da hedefler.
Sonuç
“Doğal ve Yapay Zekânın Yeni Anayasası”, teknik düzenlemelerin ötesine geçerek yeni bir sosyal sözleşme önerisi niteliği taşımaktadır. Hukuki güvence ile etik sorumluluk, toplumsal denge ve katılımcı yönetişimle birleşmediği sürece yapay zekâ, insanlık için sürdürülebilir bir gelecek vaadi sunmayacaktır. Bu çerçeve, yapay zekânın insanı ikame eden değil, insan kapasitesini güçlendiren bir ortak olarak konumlanmasını; gücün merkezileşmediği, hesap verebilirliğin kurumsallaştığı ve özgürlüklerin korunabildiği bir dijital medeniyet tasarımına işaret etmektedir.
Dolayısıyla asıl soru, teknolojinin ne kadar hızlı gelişeceği değil; onu hangi değerler dizgesi ve hangi kurumsal yapı içerisinde yöneteceğimizdir. Bu anayasal yaklaşım, yalnızca bugünün teknik sorunlarına yanıt aramakla kalmayıp, gelecek kuşaklara adil, güvenli ve onurlu bir dijital yaşam bırakma sorumluluğunu hatırlatan normatif bir çağrı olarak görülmelidir.
