Aydın Tiryaki

İÇİMİZDEN BİRİ: AYDIN TİRYAKİ

Değerli hocamızla ODTÜ’yü, ODTÜ’lü olmayı, ODTÜ’lüler Bülteni’ni ve yaklaşan emekliliğini konuştuk.

Söyleşi: Gamzegül AYKANAT (Halkla İlişkiler ve Reklam Sorumlusu)

ODTÜ’den Bir Köşe – ODTÜlüler Bülteni (Şubat 2018)

ODTÜ’yü, ODTÜ’lü olmayı 3 kelimeyle tanımlar mısınız?

ODTÜ; üniversite sınavına girdiğim yer, öğrenci olduğum yer ve de çalıştığım yer. 76’da üniversite sınavına girdim, sınav yerleri geldi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mühendislik Merkez Bina yazıyor. Babaannemle birlikte İnebolu’dan geldik Ankara’ya, amcam burada öğretmen, onlara gittik. Hatta amcam takıldı, “Ya, siz keşke yolda kalsaydınız, orası Karabük’e daha yakındı” diye. O zaman burası Ankara’nın o kadar dışı ki… Bahçelievler’deki, Emek’teki binalarla Ankara biterdi, biz buraya şehir dışına gelir gibi gelirdik. Sınava gireceğim gün sabahleyin geldik ODTÜ’ye, soruyoruz Mühendislik Merkez Bina, ilk sorduğumuz kişi, oraya MM derler dedi, bir de Avarel dedi. Meğer en yüksek binası olduğu için Avarel derlermiş o zamanki öğrenciler. Ben ilk duyduğumda hiçbir anlam veremedim, bir süre sonra duyduğum zaman, hımm demek ki o gün konuştuğumuz bir öğrenciymiş dedim, bana ODTÜ’nün ilk ipuçlarını vermiş bu şekilde.

ODTÜ’lü olmak biraz farklı bir şey. Ben hep ODTÜ’lü olduğum için, kendimi tam ODTÜ’lü sayıyorum. Biraz önce söylediğim gibi, her aşamasında buradaydım. Buraya iyi öğrenciler geliyor. İyi öğrenciler geldiği için burada ortalamanın üzerinde bir zeka var, o belirgin yani. Ve aynı şekilde hocalarımız, son birkaç yıldır yoğun bir şekilde emekli olan hocalarımız, 68 kuşağı, onlar genellikle 47-50 doğumlu öğrenciler olarak burada okumuşlar, bizim hocalarımız genellikle onlardı, ki onlar belki de sonra gelen bizim kuşaklardan daha seçkin öğrencilerdi. Baktığımız zaman ODTÜ’lü olmak; hem çok kaliteli öğrenciler geliyor, hem de çok kaliteli bir ortamda yetişiyorlar ve o yüzden farklı oluyorlar. Yani ODTÜ’lü olmak biraz farklı olmak.

ODTÜ Kimya Mühendisliği mezunusunuz aynı zamanda çok güzel fotoğraflar çekiyorsunuz ve kaleminiz de çok kuvvetli. Nasıl yazıyorsunuz, ilhamınız nedir? Bir mühendisin yazıya bakışını ODTÜ’lüler Bülteni okurlarına anlatır mısınız?

Ben amatör saydım kendimi, hiçbir zaman da yazar saymadım. Sadece yazarken birazcık düzgün cümleler olsun, o anda hissettiklerimi aktarayım isterim. Çok fazla devrik cümle kullanırım. Benim için önemli olan, kötü bir yazı olmasın, derdimi de anlatayım, hep böyle yaklaştım şimdiye kadar. Dergide yazdığım yazı hep ODTÜ’den Bir Köşe’ydi. Hatta şu anda şöyle bir bakarsanız pencereden dışarıya doğru, orada ağaçsız bir alan vardır. Belki 10 yıl boyunca oraya bakarken, “ben burayı yazmalıyım” dedim. Hatta bizim Ağaçlandırma İşleri’ne orayı bir ağaçlandırsalar, iyi olmaz mı derken “Ben yazmadan ağaçlandırırlarsa kötü olur” diye geçiyordu aklımdan! Sonra o ağaçsız alanı bir yazıdaki köşe oldu.

ODTÜ’de köşeler aradım sürekli olarak. Önceleri kolaydı, heykellerimiz vardı, ODTÜ’yü simgeleyen yerler vardı, oraları yazdım yazdım, bittikten sonra artık ayrıntı aramaya başladım. Yazmaya karar verdiğimde o ayrıntının fotoğraflarını çekiyordum. Yazmaya başladığımda tek cümleden başka bir şeyin gelmediği zamanlar oluyordu.

Başka yazılar da yazdım, örneğin Milliyet Blog’da yazdım. Tabii o zamanlar Twitter yok, Facebook Türkiye’de henüz yaygın kullanılmıyor. O nedenle blog Türkiye için en iyi sosyal erişim yeriydi, çok okuyucusu da vardı. Beş-altı yıl sürekli, günde birkaç yazı yazdım. Aklıma gelen her konuda hemen bilgisayarın başına geçip yazardım. Orada bin beş yüzden fazla yazı yazdım. Sansür yoktu o zaman, hiçbir yazım geri dönmedi. Tabii sonraki yıllarda Milliyet’in çizgisi değişince ben de yazmayı bıraktım. Blog yönetiminde çalışanların iyi niyetinden hiç şüphem yok ama artık yazdığım bazı şeylerin geri dönme olasılığı olduğunu hissettim. Hââ birkaç yılda bir blog yönetiminden yazmam için talep gelir yazsanız keşke diye.

ODTÜ’lüler Bülteni’nde “ODTÜ’den Bir Köşe” adlı bir sayfanız vardı, Aralık 2017 sayısında sayfanızdan okurlarınıza veda ettiniz. Bu sayfayı yazmaya nasıl başladınız ve kaç yıl yazdınız? ODTÜ’lüler Bülteni sizin için neler ifade ediyor?

Burası Araştırmalar Koordinatörlüğü benim çalıştığım birim. Araştırmalar Koordinatörlüğü 94 yılında kuruldu. Ve o zamanlar burada bir çalışma arkadaşım vardı, Özcan Yalçınkaya, dernekte çok faal bir arkadaşımızdı, dergiyle de uğraşırdı. Bazen dergide acil bir şey gerekirdi ve mesela o zaman İnternet çok yeni ve İnternet’le ilgili bir yazıya gerek var. İnternet kullanıyorum ama çok derin bir bilgim yok. Bir gün bu konuda bir yazı yazdım. Sonradan o yazıyı okuduğumda, tamam yanlış bir şey yazmamışım ama, çok yüzeysel şeyler yazmışım. İlk yazım odur. Daha sonra birkaç kez dergiye kapak tasarladım.

2004 yılında yayın kurulunda Nermin Fenmen vardı, aynı bölümdendik, “orada ODTÜ’den bir şeyler anlatacağın bir yazı yazmak ister misin?” diye sordu bir gün. Ben de birkaç sayı yazayım diye düşündüm. Başladım ve yaklaşık 14 yıl sürdü, 143 yazı yazdım. Bir süre sonra artık ODTÜ’de olmayacağım, içindeyken bile yazmak artık çok zordu, uzaktan yazmak çok daha zor olur dedim, o nedenle de bırakmak istedim. Veda yazısında dediğim gibi köşeler tükenmedi aslında ama seçmek zorlaştı.

Bu yaz emekli olmayı düşünüyorum, o zamana kadar biraz işlerim var toparlamam gereken, hatta ilk önce masamı toplarken önce dergiyi toparlayayım diyerek veda yazımı yazdım.

Ben o köşeyi hiçbir zaman düzenli bir yazı köşesi olarak görmedim. 143 sayı boyunca her sayıda bana ya bir e-mail ya da bir telefon geldi yazınızı bekliyoruz diye ve bu denilmeden hiç yazmadım. Her zaman ben buranın düzenli bir yazarı değilim, ancak bana söylenildiği zaman o sayıya yazarım desem de arada hiç boşluk olmadı. 2016’da annemi, 2017’de babamı kaybettiğimde dergideki arkadaşlar telefon edip “Bu ay yazacak mısınız?” diye sorduklarında, yazarım dedim. O günlerde yazmak çok değerliydi.

Kimi yazıların fotoğraflarını önceden çekmişsem, yazıyı hemen yazıyordum ama birkaç gün süren yazılar da oluyordu. Çünkü bir şeyler anlatmak istiyordum ama ifade edemiyordum, kalıyordu ve sonra mutlaka tamamlıyordum. Yani bu 143 yazının çok büyük bir kısmı dergi yayına girmeden hemen önce ulaşmıştır.

Öğrencilikten emekliliğinize sizde en çok iz bırakan sizi en çok etkileyen olaylar neler oldu?

Ben taşrada okudum, köyde doğdum ve İnebolu Yeşilöz Köyünün okulu beş sınıf bir arada bir okuldu yani birinci sınıftan beşinci sınıfa kadar tüm öğrencilerin aynı sınıfta ders gördüğü bir yerdi. Bu şekilde bir yıl okudum, öğretmen gelir birinci sınıflara anlatır, bize ödev verip ikilere anlatır, onlara ödev verir üçlere anlatmaya başlardı, sonra dörtler, beşler… Verilen ödevleri hemen tamamlardım ve öğretmenin diğer sınıflara anlattıklarını dinlerdim. İkinci sınıftan itibaren İnebolu’ya geldim, artık sınıflar ayrı ayrıydı ve orada beşinci sınıf bitene kadar derste anlatılan her şeyi daha önce dinlemiş olduğumun farkındaydım. Öyle bir öğrencilik yaşamım oldu. Lisedeyken, ODTÜ’yü taşradan doğru tanımak zordu, Ankara’da Dil-Tarih’te okuyan bir amcam vardı, dedi ki ODTÜ çok iyi bir üniversite herkes öyle söylüyor bence orayı tercih et. Ben de çoğunlukla ODTÜ’nün mühendislik bölümlerini ve benim için özel olduğundan Kimya Mühendisliğini tercih ettim. Kimya Mühendisliği o zamanlar popüler bir bölümdü. Puanım daha yüksek olsaydı ODTÜ’nün başka bir bölümü olacaktı ama iyi ki burası olmuş diyorum. ODTÜ’ye geldim, sınava da burada girdim, o zamanlar sınava girerken tercihleri sınav sırasında teslim ederdik sonradan tercih yapılmazdı yani. O gün, keşke dedim kılavuz da yanımda olsaydı, tercih ettiğim başka okulları da ODTÜ yapardım diye düşündüm, benim çok hoşuma gitti burası. Hazırlık okudum, dört yıl Kimya Mühendisliği, master, doktora hepsi aynı bölümdeydi. O zamanlar doktorayı bitirenler genellikle hoca olurdu. O sırada koşullar başka bir üniversiteye gitmemi gerektirdi, istemedim, İstanbul bana yaşanması zor bir yer gibi geldi. Tabii ben bu kararsızlıklar sırasında artık zaman da geçti artık bu iş benim tercihim oldu, ODTÜ Araştırmalar Koordinatörlüğü’nde çalıştım. Yani şu anda çok mutluyum, iyi ki böyle yapmışım diyorum.

Türkiye öyle bir yer ki, o kadar çok şey etkiliyor ki insanı… Beni ailedeki kayıplar çok yıprattı. 2000’de çok genç yaşta kardeşimi kaybettim, büyük yıkım oldu, ve bu yıkım benim sonraki mesleki tercihlerimde de çok etkili oldu. Çalışma yaşamımda çok iddialı olmamam gerektiğini, daha kolay bir yaşam sürdürmem gerektiğini düşündüm. Zor bir iş yaşamı yerine daha kolayını tercih ettim.

Yetmiş sonlarındaki 7 öğrencinin öldürüldüğü Bahçelievler Katliamı bir sokak ötede olmuştu, kırk yıldır her gün o apartmanın önünden geçerken içim cız eder.

Abdi İpekçi’nin öldürüldüğü günü hatırlıyorum, o zaman öğrenciydim, akşam televizyonda bir haber, Abdi İpekçi bizim çok sevdiğimiz çok saydığımız bir yazardı, ben o zaman Milliyet’i okurdum, orada çok etkilendiğimi düşünüyorum.

Uğur Mumcu’nun öldürüldüğü gün, bir Pazar günüydü, elimde Cumhuriyet Gazetesi varken, televizyonda haberi duyunca ne yapacağımı bilememiştim: Çok kişi öldürülmüştü ve şaşırmamayı da öğrenmiştik. O yıllar öyle zamanlardı.

Melih Gökçek’in ilk seçildiği gün laboratuvarda öğrencilere deney veriyordum, bir yandan da yandaki odada televizyon açık, son anda oy sayılarında oynamalar oluyor, bir gidiyor, bir geliyor, sonunda kesinleşti. Öğrencilere Gökçek’in seçildiğini söylediğimde çok üzüldüler, bir öğrencim “Hocam deneyi yarım kessek mi?” dedi ve biz o gün deneyi yarım bıraktık. 23 yıl önce miydi, o kadar zaman önce, demek ki ben de öğrencilerim de Ankara’nın başına nasıl bir şey geldiğini o anda fark etmişiz.

Aydın'ın dağarcığı

Hakkında

Aydın’ın Dağarcığı’na hoş geldiniz. Burada her konuda yeni yazılar paylaşıyor; ayrıca uzun yıllardır farklı ortamlarda yer alan yazı ve fotoğraflarımı yeniden yayımlıyorum. Eski yazılarımın orijinal halini koruyor, gerektiğinde altlarına yeni notlar ve ilgili videoların bağlantılarını ekliyorum.
Aydın Tiryaki

Ara