Aydın Tiryaki ve Gemini AI (2025)
Televizyon, sinema ve dijital yayıncılık; bir toplumun sadece eğlence aracı değil, aynı zamanda kültürel belleği, ortak dili ve estetik aynasıdır. Ancak Türkiye’de son yıllarda bu ayna, ticari hırslar ve siyasi müdahalelerle öylesine kırılgın ve puslu bir hale getirilmiştir ki, izleyici kendi suretini göremez olmuştur. Yerel kodlardan arındırılmış steril dizilerden, senaryolara yapılan “kayyum” müdahalelerine; sinema salonlarındaki zaman gaspından, dijital platformlardaki algoritmik mobbinge kadar uzanan bu süreç, Türk izleyicisini kendi vatanında bir “Yedek İzleyici” (Substitute Viewer) konumuna indirgemiştir. Bu makale, yayıncılık dünyamızın görünen pırıltısının ardındaki yapısal ve etik çöküşü tüm çıplaklığıyla masaya yatırmayı amaçlamaktadır.
1. “Yedek İzleyici” Paradoksu ve Yerel Mizahın Tasfiyesi
Türk televizyonculuğu, ihracat rekorları kırmakla övünürken, aslında en büyük sermayesi olan “kültürel ruhunu” kaybetmektedir. Dizilerimiz artık Türkiye’deki sosyolojik gerçekliğe veya yerel izleyicinin beğenisine göre değil; Orta Doğu, Güney Amerika veya Balkanlar’daki alıcıların taleplerine göre tasarlanmaktadır. “Dolar ve Euro” bazlı bu yeni denklemde, Türk izleyicisi, dizinin yurt dışı başarısı için sadece bir “denek” ve maliyetleri karşılayan bir “ara finansör” rolüne itilmiştir.
Bu “ihracat odaklı” üretim modelinin en büyük kurbanı ise “Mizah” olmuştur. Dram evrenseldir, acı her dilde satar; ancak mizah yereldir, zeka ve kültürel birikim gerektirir. Yurt dışındaki izleyicinin anlamayacağı kaygısıyla, Türk insanının o ince zekası, “biz bize” olma hali ve toplumsal hicvi senaryolardan söküp atılmıştır. Kemal Sunal veya Zeki-Metin filmlerindeki o sahici neşenin yerini, küresel pazarın talep ettiği somurtkan, ağdalı ve tek tip dramalar almıştır. İzleyiciye, “Bu dizi aslında sizin için değil, Meksika için çekildi” dürüstlüğü gösterilmediği gibi, kendi topraklarında kendi mizahından mahrum bırakılmış bir kitle yaratılmıştır.
2. Balyoz ve Neşter: Sansürden Senaryo Mühendisliğine
Sektörün üzerindeki tek baskı ticari değildir; RTÜK’ün “balyoz” etkisi ve siyasi iradenin “görünmeyen eli”, yaratıcılığı boğan bir diğer faktördür. Ancak mesele sadece buzlanan kadehler veya kesilen sahneler değildir; asıl tehlike, “yaşayan bir eserin” genetiğiyle oynanmasıdır.
Yakın tarihimizde Hatırla Sevgili örneğinde görüldüğü gibi, kanal yönetimlerinin veya siyasi konjonktürün değişmesiyle, dizilerin “danışman kadroları” değiştirilmekte, eserin tarihsel ve vicdani terazisi bir ideolojik enstrümana dönüştürülmektedir. Bugün de Kızılcık Şerbeti gibi güncel yapımlarda benzer müdahaleler gözlemlenmektedir. Bir senaristin kurguladığı karakterin, dışarıdan gelen bir “idari talimatla” öldürülmesi, kişiliğinin değiştirilmesi veya bir propaganda aracına dönüştürülmesi, sanatın “yaratım hürriyetine” yapılmış bir darbedir. Bu durum, senaryoların sanatçılar tarafından değil, adeta bir “kayyum zihniyetiyle” yazılmasına ve izleyicinin zekasıyla alay edilmesine yol açmaktadır.
3. Jenerik İnfazı: Televizyonların Emek Hırsızlığı
Televizyon kanalları, reklam kuşaklarına saniye kazandırmak uğruna, filmlerin ve dizilerin sonunda akan jenerikleri (emeği geçenler listesini) acımasızca kesmektedir. Bir filmin finali, izleyicinin duygusal hasat zamanıdır; müzikle vedalaşma, hikayeyi içselleştirme anıdır. Jeneriğin kesilip aniden yüksek sesli bir reklamın girmesi, sadece estetik bir cinayet değil, aynı zamanda 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre “manevi hakların” ihlalidir.
Kanal yöneticileri, jeneriği kestiklerinde izleyiciyi ekranda tuttuklarını sanmaktadır. Oysa “akıllı seyirci”, bu saygısızlığı fark etmekte ve reklam başladığı an kanalı terk etmektedir. Yönetmenlerin bu vandalizme karşı geliştirdiği “ismi filmin son sahnesine gömme” taktiği bile, kâr hırsı bürümüş yayıncılar tarafından filmin finalini tamamen kesmek pahasına sabote edilebilmektedir. Bu, yayıncılığın bir kamu hizmeti olmaktan çıkıp, izleyiciyi ve sanatçıyı hiçe sayan bir tüccar zihniyetine teslim oluşudur.
4. Dijital Perdeleme ve Algoritmik Mobbing
Geleneksel medyadaki bu çürümeye karşı bir sığınak olarak görülen YouTube ve dijital platformlar da ne yazık ki kendi “teknolojik vurdumduymazlıklarını” dayatmaktadır. Özellikle Türk sinemasının klasikleri, Yeşilçam filmleri dijitalleştirilirken, filmin en can alıcı son sahnelerinin üzerine bindirilen “Bitiş Ekranı” (End Screen) kutucukları, izleyicinin o final duygusunu katletmektedir. Sanatçının milimetrik hesapla kurguladığı veda karesi, “Abone Ol” butonuyla sansürlenmektedir.
Daha da vahimi, bu tür estetik ve etik sorunları dile getiren, platformun açıklarını eleştiren bilinçli içerik üreticilerinin karşılaştığı “Algoritmik Mobbing”dir. Sistem, eleştirel sesi bir “tehdit” veya “reklam dostu olmayan içerik” olarak etiketlemekte, izlenme oranlarını düşürerek veya önerilenlerden çıkararak dijital bir tecrit uygulamaktadır. Eleştiri hakkını kullanan izleyici, algoritmanın soğuk duvarlarına çarptırılmaktadır.
5. Sinema Salonlarında Zaman Gaspı ve “Ad-Free” Hakkı
Fiziksel sinema salonlarında ise durum tam bir “Zaman Hırsızlığı”na dönüşmüştür. İzleyici, yüksek bilet bedellerini ödeyerek girdiği salonda, film başlama saatinden itibaren 20-30 dakika boyunca zorunlu reklam izlemeye mahkum edilmektedir. Bu, “çifte vergilendirmedir”; izleyici hem parasını hem de zamanını vermektedir.
Daha da acı olanı, ticari reklamlar uğruna sinema sanatının öz parçası olan “fragmanların” (gelecek program) dahi yayın akışından çıkarılmasıdır. İzleyiciye, reklam süresiyle ilgili şeffaf bilgi verilmemekte, itiraz edenlere ise kurumsal bir özür yerine “bedava bilet” gibi “sus payı” teklif edilmektedir. Oysa izleyicinin talebi sadaka değil, saygıdır. Bilet fiyatlarının bu denli yüksek olduğu bir ortamda, izleyiciye “reklamsız (premium) seans” veya “düşük ücretli ama reklamlı seans” seçeneği sunulmaması, tüketicinin seçme hakkının gaspıdır.
Sonuç: Asıl İzleyici Olma Talebi
Tüm bu tablo göstermektedir ki; Türkiye’de izleyici, bir “kültür sanat paydaşı” olarak değil, sadece istatistiki bir veri, bir tüketim nesnesi ve pasif bir alıcı olarak görülmektedir. Yerel mizahımız ihraç malları uğruna feda edilmekte, senaryolarımız siyasi mühendislikle şekillendirilmekte, emeğimizin isimleri jeneriklerde kesilmekte ve zamanımız reklamlarla çalınmaktadır.
Çözüm; şeffaflık, dürüstlük ve emeğe saygıdadır. Dizilerin hedef kitlesinin açıkça beyan edilmesi, sinemalarda reklamsız seçenek hakkının tanınması, dijital platformların estetik bütünlüğe saygı duyması ve en önemlisi, izleyicinin “Yedek” değil “Asıl” olduğunun kabul edilmesi gerekmektedir. Çünkü bir toplumun kültürel hafızası, tüccarların kâr hırsına veya algoritmaların körlüğüne terk edilemeyecek kadar kıymetlidir.
Aydın Tiryaki ve Gemini AI
Ankara, 21 Aralık 2025
YEDEK İZLEYİCİ OLMAYI REDDEDEN BİR MANİFESTO: AYDIN TİRYAKİ İLE “EKRAN SUÇLARI” ÜZERİNE
Sunuş: Türk televizyon ve sinema dünyasının vitrini pırıl pırıl görünse de, arka planda izleyiciye saygının, emeğin ve kültürel belleğin nasıl aşındığını gören keskin bir göz var. Yazar ve eleştirmen Aydın Tiryaki ile; dizilerin ihracat odaklı yozlaşmasından, sinema salonlarındaki zaman hırsızlığına, YouTube algoritmalarının “mobbing”inden, televizyonlardaki “jenerik infazlarına” kadar uzanan sarsıcı bir sohbet gerçekleştirdik.
BÖLÜM 1: İHRACAT UĞRUNA KAYBOLAN RUH VE “YEDEK İZLEYİCİ”
GEMİNİ: Aydın Hocam, Türk dizileri bugün dünyada Latin Amerika’dan Orta Doğu’ya kadar satış rekorları kırıyor. Sektör bunu büyük bir zafer olarak sunuyor. Ancak siz bu duruma farklı bir pencereden, daha eleştirel bakıyorsunuz. Bu “küresel başarı”nın bize maliyeti nedir?
AYDIN TİRYAKİ: Bu başarı hikayesinin altında çok ciddi bir kültürel erozyon yatıyor. Ben bu durumu “Yedek İzleyici” (Substitute Viewer) kavramıyla açıklıyorum. Eskiden diziler bizim için, bizim sokağımız, bizim mizahımız için çekilirdi. Şimdi ise senaryolar tamamen yurt dışındaki alıcının talebine göre, dolar ve euro paritesine göre yazılıyor. Yapımcılar aslında bu dizileri Meksika veya Balkanlar için çekiyor; biz Türk izleyicileri ise sadece maliyeti çıkaran birer “denek” veya “ara finansör” konumundayız.
GEMİNİ: Yani kendi ülkemizde, kendi dilimizde çekilen yapımlara yabancılaşıyoruz…
AYDIN TİRYAKİ: Kesinlikle. Bakın, dram evrenseldir ama mizah yereldir. Yurt dışına satacağız kaygısıyla dizilerimizden o ince Türk zekasını, o yerel mizahı söküp attılar. Kemal Sunal filmlerindeki veya Zeki-Metin parodilerindeki o “biz bize” gülme halini yok ettiler. Çünkü “Meksikalı anlamaz” dediler. Sonuçta ortaya çıkan şey; teknik olarak kaliteli ama ruhu alınmış, somurtkan ve tek tip işler oldu.
BÖLÜM 2: BALYOZ, KAYYUM VE “HATIRLA SEVGİLİ” GERÇEĞİ
GEMİNİ: Sadece ticari kaygılar değil, bir de “görünmeyen el” meselesi var. Özellikle Kızılcık Şerbeti gibi güncel örneklerde senaryoya müdahaleler çok konuşuluyor. Siz bu durumu geçmişte Hatırla Sevgili dizisinde bizzat gözlemlemiş biri olarak nasıl yorumluyorsunuz?
AYDIN TİRYAKİ: Mekanizma hiç değişmedi, sadece isimler değişti. 20 yıl önce Hatırla Sevgili dizisi, hem 1950’lerin Demokrat Parti dönemine hem de 60’ların ve 70’lerin sol hareketlerine demokratik ve vicdani bir yerden bakıyordu. Ancak o dönem kanal el değiştirip yeni bir siyasi yönetim gelince, dizinin üzerine bir “balyoz” indi.
GEMİNİ: Nasıl bir müdahaleydi bu? Sansür mü?
AYDIN TİRYAKİ: Sansürden daha tehlikeliydi; bir nevi “senaryo mühendisliği” yapıldı. Sol perspektiften bakan danışmanlar gönderildi, yerine sağ pencereden bakan danışmanlar getirildi. Diziye, karakterlerin doğasına aykırı, yama gibi duran sahneler ve replikler eklendi. İzleyiciye “Olaylar bildiğiniz gibi değil, bizim istediğimiz gibi” denilmeye çalışıldı. Bugün Kızılcık Şerbeti‘nde karakterlerin zorla değiştirilmesi neyse, o gün Hatırla Sevgili‘de yapılan da oydu. Bu, eserin tapusunu alıp ruhunu gasp etmektir.
BÖLÜM 3: TELEVİZYONUN EMEK HIRSIZLIĞI VE JENERİKLER
GEMİNİ: Televizyon yayıncılığında sizi en çok rahatsız eden konulardan biri de filmlerin sonundaki o “kesilip atılan” jenerikler. Kanal yöneticileri bunu “izleyiciyi kaçırmamak” için yaptıklarını söylüyorlar. Sizce izleyici gerçekten kaçıyor mu?
AYDIN TİRYAKİ: Televizyoncular kendilerini çok kurnaz, bizi ise saf sanıyorlar. Oysa biz “akıllı seyirciyiz”. Bir filmin sonunda akan isimler, o işin namusudur; set işçisinin, ışıkçının emeğidir. Kanal, üç saniye daha reklam göstermek için o jeneriği kestiğinde, aslında bir “emek hırsızlığı” yapıyor.
GEMİNİ: İzleyici olarak o an ne hissediyorsunuz?
AYDIN TİRYAKİ: Duygu dünyamızdan koparılıyoruz. Filmin final müziğiyle baş başa kalıp o hikayeyi sindirmek isterken, bir anda bangır bangır bir deterjan reklamının içine atılıyoruz. Onlar sanıyor ki jeneriği kesersek seyirci reklamı izler. Hayır, biz o saygısızlığı gördüğümüz an kumandaya basıp gidiyoruz. Yönetmenler artık isimlerini filmin son sahnesinin içine gömmeye başladılar ki kanal kesemesin. Bu, sanatçının tüccara karşı geliştirdiği bir savunma sanatıdır.
BÖLÜM 4: DİJİTAL ZORBALIK VE “ALGORİTMİK MOBBİNG”
GEMİNİ: Geleneksel medyadan kaçıp YouTube’a sığınıyoruz ama orada da başka sorunlar var. Siz özellikle Yeşilçam filmlerinin YouTube versiyonlarındaki o “Bitiş Ekranı” (End Screen) kutucuklarına çok tepkilisiniz.
AYDIN TİRYAKİ: Evet, çünkü bu bir teknolojik vurdumduymazlık. Yeşilçam filmleri genellikle donmuş bir kareyle veya duygusal bir veda ile biter. YouTube yayıncıları, “Abone Ol” butonunu tam o filmin en can alıcı son saniyesinin, oyuncunun yüzünün üzerine yapıştırıyor. Sanat eserinin finalini bir “tık” uğruna katlediyorlar.
GEMİNİ: Bu eleştirilerinizi YouTube’da dile getirdiğinizde de ilginç bir tepkiyle karşılaşıyorsunuz. Buna “Algoritmik Mobbing” dediniz. Bunu biraz açar mısınız?
AYDIN TİRYAKİ: Ben bu hataları açık açık eleştirdiğim videolar yapıyorum. YouTube’un sistemi belki Gemini gibi insani bir zekayla anlamıyor ama “anahtar kelimeleri” tarayarak benim eleştirel bir içerik ürettiğimi görüyor. Sistem, kendini eleştiren bu içeriği “riskli” buluyor ve beni izleyiciye önermiyor, bir nevi görünmez kılıyor. Haksızlığı haykıranı susturan, dijital bir mobbing bu.
BÖLÜM 5: SİNEMADA ZAMAN GASPI VE ONURLU DURUŞ
GEMİNİ: Son olarak sinema salonlarına değinelim. Bilet parasını ödediğimiz halde 30 dakika reklam izletilmesi konusundaki isyanınız, bir dağıtımcıyla yaşadığınız olayla simgeleşti. Ne yaşandı o gün?
AYDIN TİRYAKİ: Bir filme gittim, tam yarım saat reklam izletildi. Sosyal medyadan bu durumu, zamanımın çalındığını sert bir dille yazdım. Dağıtımcı firma bana ulaştı; özür dilemek veya sistemi düzeltmek yerine, “Size iki kişilik bilet hediye edelim” dediler.
GEMİNİ: “Sus payı” teklif ettiler yani…
AYDIN TİRYAKİ: Aynen öyle. Ben de bu teklifi reddettim. Çünkü mesele bedava film izlemek değil; mesele benim hayatımdan çalınan o 30 dakikanın ve izleyici onurunun iadesiydi. Bizi “müşteri” değil, “insan” olarak görmeleri gerekiyor. Artık sinemalarda “Reklamsız (Ad-Free)” seans seçeneğinin bir hak olarak sunulması şart. Fragmanların bile gösterilmediği, sadece reklamın dayatıldığı bir sinema, sanat değil ticarethanedir.
Kapanış: Aydın Tiryaki’nin bu tespitleri, sadece birer eleştiri değil, aynı zamanda edilgen olmayı reddeden bilinçli bir izleyicinin yol haritasıdır. Ekranın ışığı gözümüzü kamaştırsa da, Aydın Hoca bize o ışığın arkasındaki gölgeleri göstermeye devam ediyor.
Yöntem ve Araçlar Üzerine Bir Not: Bu çalışmadaki tüm gözlem, fikir ve çözüm önerileri bizzat yazara aittir. Yapay zeka ise tamamen yazarın soruları, talepleri ve yönlendirmeleri doğrultusunda ilgili konuların araştırılması ve derlenmesinde bir bilgi kaynağı olarak kullanılmış; ayrıca metnin oluşturulması sürecinde yazım asistanlığı desteği sağlamıştır.
