Aydın Tiryaki

DOĞDUĞUM EV

İnebolu Yeşilöz Köyü’ndeki doğduğum evi ve o evin çevresindeki yaşamı anlattığım yazıyı 2006 yılında yazmıştım. Yazıyı yeniden yayımlıyorum ve o yıldan sonra değişenleri de 2025 notları olarak yazının altına ekliyorum.

Aydın Tiryaki (2006, 2025)

Evin yanında bir harman vardı, harmanın yanında da büyük bir dut ağacı… Bizim evlerin olduğu yer, bir yamaç üzerinde kurulmuş olan Yeşilöz Köyü’nün alt tarafında olduğu için Aşağı Köy denilirdi. Altı ev vardı o zamanlar, hepsinde yaşayanlar olurdu. Biri yıllar önce yıkıldı, şimdi beş ev kaldı ve yalnızca birinde yaşanıyor. İşte bu evlerden birinde doğmuşum. Doğduğum evde birkaç yıl öncesine kadar yaşayanlar vardı ama o da terkedilmiş evler arasına katıldı.

Büyükbabam doğduğum evi kırklı yıllarda yaptırmış, ahşap bir evdi. Babam anlatır, evin yapıldığı, onun henüz daha çocuk olduğu yılları: O sırada oturdukları evin hemen yanına bir ahşap ustası yapmış bu evi… Uzak köylerin birindenmiş bu usta, sabahtan akşama kadar çalışır, aynı sofrada yemek yerler ve kimi zaman gece de misafir olur, ertesi sabah çalışmaya devam edermiş, “artık aileden biri gibi olmuştu” diye anlatır. Viran haldeki eski evden buraya taşındıklarında yaşamları kolaylaşmış. Büyükbabam ve iki abisinin evleri yanyanaydı.

Büyükbabam ve babaannemin 6 çocukları olmuş. İki oğullarını kırklı yılların zor ekonomik ve sağlık koşullarında küçük yaşlarda yitirmişler. Çocukluk yıllarımda tanımadığım bu amcalarımı hiç anlatmamışlardı. Yetmişli yıllarda bir akşam büyükbabam ateşlendiğinde sürekli iki ismi sayıklamaya başladığında öğrenmiş oldum adlarını: Selâhattin ve Nâbi… O akşamı hiç unutamam, otuz yıl sonra bile ateşli bir anda ortaya çıkıveriyordu, silinememiş acılar… Köyümüzdeki mezarlıkta yan yana iki küçük mezar vardır, üzerinde soyadları olmadan yazılı adlarıyla…

Doğduğum evde yedi yaşıma kadar yaşadım, iki katlı bir evdi, ayrıca küçük bir penceresi olan çatı arası vardı. Evin alt katında kiler gibi kullanılan bir oda ve diğer yarısında hayvanlarımızın yaşadığı “dam” denilen bölüm vardı. Benim bildiğim zamanlarda bir ineğimiz, onun yavrusu ve bir eşeğimiz vardı. Her zaman tavuklarımız olurdu. Tavuklar sabahları çıkarlar, akşama kadar evin etrafında eşinip birşeyler yerler, akşam yerlerine kendileri dönerlerdi. Bazı tavuklar cana yakın olurdu, peşinde koşturunca çöküverirlerdi, o zaman yakalayıp, kucağıma alır severdim. Çok sevdiğim bir sarı kedimiz vardı, öldüğünde çok üzülmüştüm. Bir de Atik adlı bir köpekten hep söz edilirdi ama o köpek benim anımsadığım zamanlara denk gelmedi.

Günüm genellikle evin çevresinde geçerdi. Şimdi gittiğimde birkaç çocuk gördüğüm yerlerde o zamanlar cıvıl cıvıl çocuk sesleri olurdu. Aysel benden bir yaş küçük kardeşimdi. Ben kocaman (!) bir çocuk olduğum ve onu yaşıtım saymadığım için oyunlardan dışlarmışım, öyle anlatırlar. Bir keresinde Gâvurun Yeri dediğimiz bahçemizdeki küçük göle düşmüş, haber bile vermemişim, görmeseler boğulacakmış. Şimdi Aysel’le yakın komşuyuz, hemen hemen hergün görüşüyoruz.

En uçtaki evdeki büyük amcamız Raşit dede savaş görmüştü, bize savaş anılarını anlatırdı. Savaşta nasıl yaralandığını, Ankara’ya kadar nasıl yürüdüğünü… Ankara’nın uzaklığını anlayamazdım o zamanlar. Benim bildiğim en uzak iki yer babamın terzi dükkanının olduğu İnebolu ve annemin köyü olan Akkonak Köyü’ydü. Raşit dede elinde ince bir çubukla toprağın üzerine adlarımızı yazardı yeni ve eski harflerle. Ben iyi bir dinleyicisiydim, o da hep anlatırdı. Henüz okula gitmeden harfleri toprağın üzerindeki bu izlerden öğrenmiştim. Eski ayları da öğretmişti o zamanlar, sırayla bilirdim. Şimdi düşündüm de sıralayamadım, geçen zaman silmiş hepsini… Belki ateşli bir anda anımsarım!

Raşit dede kardeşlerin en büyüğüydü, büyükbabam ise en küçükleriydi. Raşit dedenin büyükbabamın yaşına yakın çocukları vardı.

Hemen yanımızdaki evde büyük amcamız Şükrü dedeler otururdu. Şükrü dede hep şen kahkahalar atardı. Sabahları büyükbabamla beraber işe giderlerdi. Büyükbabam Etibank’ta, Şükrü dede hükümet konağında çalışırlardı. Akşamları toplanırlar, büyükbabamla domino oynarlardı. Misafir geldiği zaman lüks lambası yakılırdı, gaz konulur, pompalanır, fitili düşmüşse yenisi takılırdı. Diğer zamanlarda ise gaz lambası ile aydınlanırdık.

Bizim evde büyükbabam, babaannem, annem, babam, halam, iki kardeşim Aysel ve Altan’la yaşardık. Babaannem ve annem hep bahçelerde çalışırlardı, işleri hiç bitmezdi. O yıllarda Kız Enstitüsüne giden halam herşeyimizle ilgilenirdi. Ali amcam öğretmendi, Küre’de çalışırdı. Hayri amcam ortaokulda, sonra da lisede okuduğu için yalnızca tatillerde gelirdi. Hayri amcamın gelmesini dört gözle beklerdim. Sevecen ve muzip amcamızdı, kırk yıl sonra hâlâ aynı amcamız, bulunduğu her ortama neşe taşıyan…

Evde bir kişi daha vardı: Pakize hala, büyükbabamın ablası… Evlendikten çok kısa süre sonra eşi o zamanlarda bizim oraları kasıp kavuran hastalıklardan birinden ölmüş, tifodan derlerdi. Pakize halamız da kardeşlerinin yanına dönmüş. Benim bildiğim zamanlarda bizim evde yaşar ve evdeki çocuklarla ilgilenirdi, ben çok severdim Pakize halamızı… En son İnebolu’ya gittiğimde mezar taşındaki silinmiş yazıyı dikkatlice okudum, 1973 yılıydı öldüğü zaman, duyduğumda çok üzülmüştüm. Bir ablası daha vardı, Fatma hala, onlar aynı köyde biraz uzakta otururlardı. Oğlu Cemal abi çok çalışkan ve becerikliydi. Cemal abi hep çok özeldi hepimiz için, hâlâ sık sık görüşürüz ve çok severiz.

İki evin ortaklaşa kullandıkları bir fırın vardı. Fırın yakıldığında iki evin ekmekleri yapılırdı. Büyük teknelerde hamur mayalanır, yuvarlak tavaların içine defne yaprakları serilir, onun üzerine hamurlar doldurulurdu. Tavalara hamuru tam doldurmadıkları halde, ekmek pişince tavadan taşmasını aklım almazdı, o çocukluk günlerimde… Fırın yandığı günlerde daha sığ ve oval şekilli pide tavalarında pazılı, kerevizli pideler de yapılırdı. Herkes çok severdi o pideleri ama benim pek hoşuma gitmezdi. Köy ekmeğini de sevmezdim, büyükbabamın ve babamın İnebolu’dan getirdikleri çarşı ekmeğini daha çok beğenirdim. Fırında yalnızca ekmek pişirilmezdi, elma, armut hoşafları yapılırdı, meyveleri kesip, fırında kuruturlardı. Kışın bunlar suda kaynatılır, komposto yapılırdı.

Harman yaz aylarında çok eğlenceli olurdu, buğdaylar biçilir, harmana serilir, iki öküzün çektiği düvenle saatlerce üzerinde dönerdik. Düvene binmeye bayılırdım, sanki bir lunaparkta eğlenmek gibi birşeymiş ama lunaparkın ne olduğunu o zaman bilmezdim, ilk kez lunapark gördüğümde lisedeydim.

1965 yılında babam Almanya’ya çalışmaya gittikten bir yıl sonra izne gelmişti. O yaz Şükrü dedelerin harmanında fotoğraflar çekinmiştik. Albümümüzdeki ilk renkli fotoğraflar bunlardı. Bizim harman kullanıldığı için zemin topraktı ama diğer harman o yıllarda pek kullanılmadığı için yerler yeşildi. Fotoğraflar güzel çıksın diye orada çekmişler. Bebekken fotoğraflarımızı fotoğraf stüdyolarında çektirmişler, onları anımsamıyorum. O gün ilk kez fotoğraf makinesi görüyordum. Babam tripodun üzerine fotoğraf makinesini vidalayıp, zembelekli otomatik çekme aygıtı kurup yanımıza koşturduğunda ne olacağını bilmiyordum. Yıllar sonra o makineyi kurcalamaya başladığımda çözmüştüm o anda olanları…

Fotoğrafla tanıştığım zaman ise benim anımsayamadığım zamanlardı: Ali amcamın okullarda arkadaşlarıyla çektirdiği fotoğrafları bir makasla nasıl katlettiğimi anlatırlardı. Birgün evin çatı arasındaki yerde, bütün fotoğraflarda amcamın fotoğraflarını kesip almışım, diğer yerlerini atmışım. Herhalde çok iyi birşey yaptığımı sanıyordum. O çatı arasına çekilip yalnız kalmayı severdim, demek ki yaramazlık yapmak içinmiş.

Sebze yetiştirilen yerler bahçe, tahıl ekilen yerler tarla olarak adlandırılırdı ve özel adları olurdu: Ziller Köyü, Gâvurun Yeri, Kirenlik, Kaşaltı, Türbe Yanı…  Dört yaşımdayken anımsadığım ilk anılarımdan biriydi o gün verilen görev. Annem doğum yapıyormuş onu tarladaki babaanneme haber vermemi istemişlerdi. Ancak ben tarlaların adlarını çok iyi bilmezdim. Biryerlere koşturduğumu anımsıyorum ama  haber verip veremediğim hiç aklımda kalmamış. 16 Ağustos 1963 günüydü, o gün Altan doğdu benim doğduğum evde. Şimdi her bayram ve 26 Ocaklarda köye doğduğum eve ve biraz ilerideki mezarlığa gidiyorum, 2000 yılında yitirdiğimiz Altan’ı ziyarete… Çocukluğumda oyun oynadığım yerler şimdi hüzün veriyor.

Aydın Tiryaki
Ankara, 22 Kasım 2006

Fotoğraflar (2005): Aydın Tiryaki (İnebolu Yeşilöz Köyü)

YIL 2025, YAZIDAKİLERDEN ÇOK AZ KİŞİ KALDIK

Tanımadığımız Selahattin ve Nâbi amcalarımızı 40’lı yıllarda kaybetmişiz. Büyük halamız Pakize Tiryaki’yi 1973 yılında, büyük halamız Fatma Akoğlu’nu, büyük amcamız Raşit Tiryaki’yi 1978 yılında, büyük amcamız Şükrü Tiryaki’yi 1983 yılında , eşi büyük yengemiz Zeliha Tiryaki’yi 1996 yılında, büyükbabam Seyitali Tiryaki’yi 1989 yılında, kardeşim Altan Tiryaki’yi 2000 yılında, babaannem Satiye Tiryaki’yi 2003 yılında, amcam Ali Tiryaki’yi 2009 yılında, eşi yengemiz Necla Tiryaki’yi 2015 yılında, annem Feride Tiryaki’yi 2016 yılında, babam Sacit Tiryaki’yi 2017 yılında, büyükbabamın yeğeni Cemal Akoğlu’nu 2023 yılında kaybettik.

Bu yazıyı yazdığım 2006’dan sonraki yıllarda Raşit dedenin evi yıkıldı, Şükrü dedenin evi de yıkılmak üzere, şu anda evlerden sadece birinde yaşayanlar var. Evlerle insanların sonu hep aynı oluyor.

Aydın Tiryaki
14 Aralık 2025

Aydın'ın dağarcığı

Hakkında

Aydın’ın Dağarcığı’na hoş geldiniz. Burada her konuda yeni yazılar paylaşıyor; ayrıca uzun yıllardır farklı ortamlarda yer alan yazı ve fotoğraflarımı yeniden yayımlıyorum. Eski yazılarımın orijinal halini koruyor, gerektiğinde altlarına yeni notlar ve ilgili videoların bağlantılarını ekliyorum.
Aydın Tiryaki

Ara