Aydın Tiryaki (2006)
YouTube: Babamın Terzi Dükkanı
Kısa Video
Solmuş bir fotoğrafa bakıyorum, 13 Ekim 1958 tarihli… Fotoğrafta genç bir adam dikiş makinasının başında. O fotoğraftaki benim babam ve o tarihte ben henüz doğmamışım. (1)

Babam 1965 yılında terzi dükkanını bırakıp Almanya’ya çalışmaya gittiğinde ben 6 yaşındaydım. Dükkan eski İnebolu evlerinden birinin zemin katındaydı, Altıkulaç Caddesinde 1 kapı numaralı ev… Yerler tahtaydı, dükkanın ortasında bir odun sobası durur, kış günlerinde üşüyenler dışarıdan girince ellerini sobanın üzerinde ovuşturarak ısıtırlardı. (2)
Dört-beş yaşlarımda olduğum zamanları çok iyi anımsıyorum. Dükkana getirildiğim zamanlarda bir tahta sandalyede oturur, kendimi bir hayal alemindeymiş gibi hisseder ve dükkanda olanları izlerdim. Erkek terzisi olduğu için raflarda genellikle siyah, kahverengi, koyu lacivert renklerde top top kumaşlar dizili olurdu. Kumaş topları pek bir özenle dizili oldukları için, raftan alıp işleri bitince eğri bir şekilde geri koyduklarında düzeni bozdular diye içimden kızardım.
Müşteriler gelir, kumaş seçerlerdi, babam da mezurayla ölçülerini alırdı. Bir deftere bu ölçüleri yazardı. Ölçüm yaparken mezurayı boş boş tuttuğu için yanlış ölçtüğünü sanırdım, elbise yanlış dikilecek diye endişelenirdim. O zamanlar bilmediğim birşey vardı: Usta işini bilirdi.
Çok büyük bir masa dükkanın ortasında dururdu. Kumaşları bunun üzerinde keserlerdi. Daha sonraki yıllarda dükkan kapanıp bu masa eve getirildiğinde o kadar büyük olmadığını görüp hayal kırıklığına uğramıştım, demek çocuk gözlerim çok büyük görmüş onu.
Kumaşların üzerine ince sert sabunlarla çizgiler çizilirdi. Bu sabunlar bildiğimiz sabunlara benzemezdi, incecik ve çok sert olurlardı. Sabunları fırınlayıp yaptıklarını duymuştum o zamanlar. Bu çizgileri izleyerek kumaşlar kesilir ve her kesilen kumaş katlanarak üst üste konulurdu. Babamın kumaşları büyük bir cesaretle ve hızla kesmesini hayranlıkla seyrederdim.
Kömürlü ütünün içine özenle odun kömürleri dizilirdi. O kömürler evde mangalda kullandıklarımızdan farklıydı. Evde kırıklı, tozlu kömürler olurdu ama ütünün içine konulanlar ince, düzgün kömürlerdi. Her gittiğimde onlardan birini alıp siyah bir tebeşir gibi dışarıda duvarlara birşeyler çizmeyi isterdim. Çekingen bir çocuktum, düşündüklerimi yapamazdım. Ütüdeki kömürlerin üzerine küçük bir boru ile baca yapılıp kömürler yakılırdı, kömürler iyice kızarınca ütü ahşap sapından tutularak ütü masasında pantolonların ceketlerin üzerine bastırılırdı. Kumaş zarar görmesin diye ütüyle kumaş arasına ince beyaz ama sararmış ütü bezleri konulurdu.
Bir yanda dikiş makinası tıkır tıkır çalışır diğer yanda ellerde dikiş iğneleri… Evde halamın kullandığı bir dikiş makinası vardı ama dükkandaki sanki onun büyük abisi gibi dururdu, pek büyük görünürdü gözüme. Makinenin üzerinde makaralar, masuralar döner, değişik renkteki iplikler tellerin arasında geçerek makinaya gelir. Makaralardan iplikler başka yerlere sarılır, makinanın içine takılırdı. Orada olmanın en değerli anı, iplikleri biten tahta makaraların boşa çıkmasıydı. İşte onlar benimdi, hiç çekinmeden bu oyuncaklarımı alıp sıkı sıkı elimde tutardım. O gün bitmiş olan makara sayısı o günün ganimetinin ne kadar çok olduğunun göstergesiydi.
Elbise provaları yapılırdı, üzerleri teyellenmiş beyaz ipliklerle kaplı ceketleri giyerler aynanın karşısında kendilerine bakarlardı. Babam da omuzlarını, kol ve etek boylarını dikkatle inceler, sağa sola çekiştirerek birşeyler yapardı. Dudaklarında tuttuğu iğneleri ağzından alıp ceketin biryerlerine takardı.
Havanın kararmasını heyecanla beklerdim, akşam olsun ki, ışıklar açılsın diye. Her köşesinde şaşkınlıkla izlediğim birşeyler olan dükkanda bir de elektrik vardı. Köydeki evimizde gaz lambasıyla aydınlandığımız için o olağanüstü ışığı görmek çok önemliydi.
Gece yarılarına kadar çalıştığı için, babam akşamları eve çok geç gelirdi. Bayram arifelerinde ise sabahlara kadar çalışıp hiç gelmezdi. Şimdi, son dakikaya kalan işler için sabahladığımda babamın bayram geceleri sabahladığı zamanlar geliyor aklıma.
Dükkanın hemen yanındaki yüksek duvarın ardında görünmeyen bir bahçe vardı. Duvarın üzerinden ne ağacı olduğunu bilmediğim bir ağaç görünürdü. Babam dükkanı kapatıp Almanya’ya gittikten bir yıl sonra büyükbabam o duvarın arkasındaki bahçeli evi satın aldı ve babamın eski terzi dükkanıyla komşu olduk. Böylece o görünen ağaç da bizim oldu ve onun bir armut ağacı olduğunu öğrendim. (3)
Şimdi babam İnebolu’daki evinde bir odayı terzi dükkanının küçük bir modeli haline getirdi, orada dikişlerini dikiyor. Ben de ne zaman orada dikiş dikerken görsem fotoğraflarını çekiyorum, usta bir terzinin eli iğne bile tutamayan oğlu olarak tek yapabildiğim o…
Babamın terzilik öyküsü küçük yaşta başlar. İlkokulda öğrenciyken pantolonunu diken bir terziye pantolonuna saat cebi dikmedi diye çok içerlemiş ve o terziye öfkesinin sonucu terzi olmaya karar verdiğini anlatır. Sonra çıraklık, kalfalık derken usta olmuş, iyi bir usta olmuş. Eli iğne tutamayan oğlunun eli biraz kalem tutar olmuş ve bir yazı yazıp o terzi dükkanını anlatmış.
Ankara, 18 Kasım 2006
(1) Sacit Tiryaki. 1939 İnebolu Ibras köyü doğumlu, terzilik yaptı, Almanya’da çalıştı. Şimdi emekli İnebolu’da yaşıyor.
(2) Alt katında dükkanın olduğu o ev daha sonra defalarca el değiştirdi. Şimdi restore ediliyor. Terzi dükkanının yerinde şimdi bir yorgancı dükkanı bulunuyor.
(3) Babamdan sonra Nuri Abi terzilik yaptığı zamanlar daha büyüktüm. Ortaokula başlarken ilk takım elbisemi çizgili kahverengi kumaştan Nuri Abi dikmişti. Biz de sık sık dükkana gider teyelleri sökerdik. O yaşlarımın hoş bir eğlencesiydi terzi dükkanının önünde tahta sandalyeye oturup teyel sökmek. Sonra o da Almanya’ya gitti ve genç yaşta bir iş kazasına kurban oldu, dönemedi. Telgrafla gelen haberine ne kadar çok üzülmüştüm.

Yazıyla ilgili bağlantılar
İlk Yayın: Milliyet Blog

Yorum bırakın